Sosyologlar FETÖ'nün kirli oyununu anlatmış.
Sosyologlar FETÖ'nün örgütlenme yapısını AA'ya değerlendirdi
sosyologlar, "cemaat" ve "hizmet hareketi" maskesiyle gizlenen fetö'nün, bireyin şahsiyetini silerek toplumsal bünyeyi içeriden çürütmeye çalıştığını ve örgüt yapısını aa'ya anlattı.
sosyologlar, yıllarca "cemaat" ve "hizmet hareketi" maskesi ardına gizlenmiş, bireyin şahsiyetini silerek toplumsal bünyeyi içeriden çürütmeye çalıştığını belirttikleri fetullahçı terör örgütü'nün (fetö) yapısını anlattı.
15 Temmuz 2016'da darbe girişiminin 10. yılı kapsamında, değerlendirmelerde bulunan sosyologlar, FETÖ'nün dini değerleri bir "kolektivizm" aracına dönüştürerek bireyi iradesiz bir özneye çevirdiğini ifade etti.
Sosyologlar, 15 Temmuz’un sadece bir darbe değil, aynı zamanda Türkiye'yi dış güdümde tutmayı hedefleyen bir "işgal hareketi" olduğu tespitinde bulundu.
İstanbul Medeniyet Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü Başkanı Prof. Dr. Mahmut Hakkı Akın, dini cemaatlerin tarihi olarak toplumsal bir gerçeklik olduğunu söyledi.
Dini cemaatlerin temel hedefinin oraya bağlı olan insanları kendi dini yorumları etrafında yetişmeleri, gelişmeleri ve dini bağlılığı sürdürmeleri olduğunu belirten Akın, FETÖ'nün ise dini kendi çıkarları için araçsallaştırdığını kaydetti.
Prof. Dr. Akın, "FETÖ dediğiniz zaman bu işin iktisadi tarafından tutun bürokraside hakimiyet kurmaya kadar giden tarafları var. Bir de kendi hiyerarşisinde açık olmadığını bütünüyle kapalı ve masonik bir mafya örgütlenmesi gibi olduğunu görüyoruz." diye konuştu.
FETÖ'de kod adların kullanıldığı, insanların birbirlerini tanımadığı, aynı yere mensup olup aynı birimde çalışsalar bile birbirini tanımayan insanların olduğu tuhaf şeylerle karşılaştıklarına dikkati çeken Akın, bu nedenle bu yapıya sadece bir dini cemaat diyemeyeceklerini vurguladı.
Prof. Dr. Akın, terör örgütünün belli noktalara gelme avantajları dolayısıyla eğitimli ve zeki insanları hedeflediğinin altını çizerek, "Bu kimseler böyle bir yapıya bir aidiyet duyduklarında, örgütün beklentisi de insanların başarısından ziyade örgütün kendi hedefleri doğrultusunda onları araç ve aparat olarak kullanmaktır." değerlendirmesini yaptı.
FETÖ'nün dershane ve yurtlarının kapatılmasının önemli bir kırılma noktası olduğunu, buraların sadece ders çalışmak ve barınmak yanında "örgüt evi" olarak da kullanıldığını anlatan Akın, barınmanın bir ihtiyaç olduğunu söyledi.
Prof. Dr. Akın, Anadolu'daki muhafazakar ailelerin de "dini bir grup" olduğu için çocuklarını o dönemlerde buralara gönderdiklerini dile getirerek, "Maalesef samimi insanların da bu şekilde istismar edildiği bir yapı. O nedenle mahrem işlerin bir mekanizma şeklinde devam etmesini sağlayan birimlerdi bunlar." ifadelerini kullandı.
FETÖ'nün devletin emniyet, yargı ve ordu gibi en kritik noktalarına sızmasını iki yönden değerlendirmek gerektiğine işaret eden Akın, bunlardan ilkini Türkiye'nin 2. Dünya Savaşı'ndan sonra Batı blokuna dahil olduğu süreçte, farklı gruplar ve örgütler yoluyla kontrol edilme çabası olarak değerlendirdi.
Diğer taraftan bu örgütün devleti bütünüyle ele geçirmeyi hedefleyen bir operasyon yürüttüğünü anladıklarını belirten Akın, darbe girişiminin neticede bir güç elde etme amacıyla yapıldığını, bürokrasinin her alanında bir şekilde var olmak istendiğini anlattı.
Bu yapının görünenin çok daha ötesinde bir şey olduğuna dikkati çeken Akın, "Bu yapının hem dış hem de iç yönleriyle değerlendirdiğimizde, Türkiye'yi kendisi olmaktan çıkarma, Türkiye'yi bir şekilde belli bir güdümde tutmayla ilgili bir proje olduğunu düşünebiliriz." dedi.
Prof. Dr. Akın, 2013 ve 2014'te yaşanan olaylar ile 15 Temmuz 2016'da meydana gelen darbe girişimine doğru giden süreçte FETÖ üyelerinin devlete bütünüyle hakim olduğunu sandıklarını, belli ölçüde de güçlendiklerini ancak devletin birçok şeyin farkında olarak önlemlerini aldığını dile getirdi.
FETÖ'nün "hoşgörü" söyleminin bir maske olduğunu vurgulayan Akın, şöyle devam etti:
"90'lı yıllarda, özellikle de 28 Şubat sürecine doğru gidilirken Türkiye'de rahmetli Necmettin Erbakan'ın nasıl bir figür olarak sunulduğunu düşünün. Diğer taraftansa bu örgütün başındaki adamın nasıl bir figür olarak sunulduğunu düşünün. Birisi çok hoşgörülü, rahmetli Erbakan ise sanki 'Türkiye'de iç savaş, çatışma çıkartacak bir adammış gibi' sunulmuştu. Bu arkada işleyen bir planın olduğunu gösteriyor. O nedenle bunların her biri bir retorik olarak insanları ikna etme amacıyla kullanılmış. Kaldı ki insanlar da böyle bir şeye aldanabilirler. Çünkü gizli kapaklı bir örgütü bütünüyle bilmeniz, tanıyabilmeniz mümkün değil."
Bu tür yapılarda liderin önemli olduğunun altını çizen Akın, elebaşı Fetullah Gülen'in ölümünden sonra FETÖ'nün eski gücünü korumasının mümkün olmadığını kaydetti.
Prof. Dr. Akın, "kimliğini gizleme", "takiye yapma" ve "ahlaksızlıkları meşru ve iyi idealler uğruna yapabilme" gibi inançla da bütünüyle çelişen, Makyavelist insan tipi ile metodolojisinin Türkiye'de yerleşmesinin asıl sorun olduğuna işaret eden Akın, "FETÖ'yle mücadele sadece o örgütle mücadele değil. Tam da bu zihniyet ve pratikle mücadele olması gerekir. 15 Temmuz'daki kalkışma Türkiye'de bir işgal hareketiydi. Hedefledikleri kendi arzularına göre bir devlet sisteminin kurulmasıydı. Başarılı olsalardı var olan dünya sisteminde şu anda güçlü olanların lehine bir devamlılığı sağlandığı, buna karşı çıkabilecek mekanizmaların yok edildiği bir süreci yaşardık." diye konuştu.
Yalova Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Sosyal Hizmet Bölümü Sosyal Hizmet Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ergün Yıldırım ise Türkiye’deki hızlı modernleşme ve kentleşme süreçlerinin bireyleri aile, mahalle ve geleneksel çevre bağlarından kopardığını söyledi.
FETÖ'yü sosyolojik açıdan inceleyen "Öznenin Ölümü" kitabının yazarı Yıldırım, "Burada cemaat, normal bir dini dayanışma ortamı olmaktan çıkarak insanın şahsiyetini silen bir kolektivizme dönüştü. Grupsal aidiyet ve onu temsil eden lider kültü kutsal hale geldi. Birey bu ortama dahil olduğunda ölüm fermanını da boynunda taşımaya başladı. Paralel yapı, dayanışma ihtiyacına cemaat formuyla, abiler ve ablalar vasıtasıyla buna cevap verdi. Bir de 'süper baba' olarak Gülen'le." ifadelerini kullandı.
Prof. Dr. Yıldırım, FETÖ'nün "hizmet" söylemini bir meşruiyet aracı olarak kullandığını, örgütün bu kavramı sadece kendisi için kullanmaya yöneldiğini, kendilerine "hizmet hareketi" adını verdiğini dile getirdi.
Normalde geleneksel dini hareket ve grupların kendilerine ad takmadığına değinen Yıldırım, "Toplum onlara belli bir ad verir ve onlar da bunu kabul ederler. Genellikle bir cami veya tekke etrafında toplanmakla bu isme sahip olurlar ya da dini liderle anılırlar." dedi.
Prof. Dr. Yıldırım, FETÖ'nün sadece devlet içinde politik ve bürokratik şekilde paralel olarak yapılanmadığını vurgulayarak, "Kendi kendine üreten, tüketen, dayanışma içinde yaşayan, aynı tarz giyinen, zaman geçiren, ortak beğenilere sahip olan, benzer kişilerle evlenen bir sosyolojik dünya kurdular. Bir açıdan sosyolojik segmentleşme ortaya çıktı. İnsanları genel toplumdan, Türk toplumundan kopan bir benlik yapısına büründüler." diye konuştu.
"Paralel toplum" yapılanmasının ciddi sosyolojik hasarlara ve tahribatlara yol açtığını dile getiren Yıldırım, öncelikle dinin toplum içindeki güveni ve anlamının itibar kaybına uğradığını söyledi.
Prof. Dr. Yıldırım, din etrafında yardımlaşma, dayanışma ve beraber olma tutumlarına karşı şüpheyle yaklaşılmaya başlandığını, toplumun ihtiyaç duyduğu dini dayanışma ve grupsal desteklerin azaldığını, bu sarsılmaları onaracak yeni dil geliştirmek gerektiğini belirtti.
Mensupları tarafından hem FETÖ grubunun hem de onun başındaki Gülen'in "masum ile masun (korunmuş)" görüldüğünü aktaran Yıldırım, "Bu bakış açısıyla hem yapı hem de onun başındaki kişi kutsal, mutlak ve yanılmaz bir varlığa dönüştü. Sorgulama ve eleştiriden muaf tutuldular." ifadelerini kullandı.
Prof. Dr. Yıldırım, 15 Temmuz sonrasındaki dönemde, FETÖ'nün çekirdek kadrosunun kendi arasında "bilgi akışı" sağladığı ve bir ağ üzerinden hayatta kaldığı söylemlerine ilişkin şunları aktardı:
"Toplumsal düzeyde belli ilişkileri devam ediyor. Çünkü yüz binleri aşan insandan bahsediyoruz. Örgütsel aidiyet kadar yaşamak ve ayakta kalmak için de networka ihtiyaçları var. Çünkü genel bir dışlama yaşıyorlar. Türk toplumunda grupsal ilişkiler ve dayanışma olmadan da hayatını sürdürmek zor. Bu açıdan derin bir paradoks içindeler. Elleriyle ürettikleri kapalı toplum tecrübeleri şimdi onlara bu toplumu kapalı hale getiriyor. Bundan dolayı ortaklaşa tutumları daha steril, siyasetten uzak, devlete görünmeyen ve daha çok serbest ticaret ve esnaflıkla yürüyen bir boyutta devam etmektedir. Ancak ilginç bir biçimde, ciddi bir iç sorgulama ve yüzleşmeyle de karşılaşmıyoruz."
Yıldırım, 15 Temmuz 2016'daki darbe girişiminin başarılı olması halinde dinle meşrulaşan korkunç tek adam rejiminin ülkede hakim olabileceğine değinerek, "Elbette bu kadroyu destekleyenlerin amaçlarından bağımsız bir düzen de düşünemeyiz. İsrail veya ABD gibi paydaşlar varsa onların denetiminde bir siyasi rejim olurdu. Ama FETÖ yapısının örgütsel yapısına baktığımızda daha korkunç bir yansıma olurdu. Mahrem imamlar düzeni. Bir açıdan Batı'daki teokratik düzen, yani din adamı veya imamların yönetimine dayalı mutlakçı bir yapı gelirdi. Türkler tarihlerinde yaşamadıkları en berbat dönem yaşarlardı. Müslümanlar, kendi görüşlerini onlara 'din' diye dayatan bir grup ve kişi egemenliğiyle karşı karşıya kalırlardı." diye konuştu.
Sosyolog ve tarihçi İsmail Öz de FETÖ’nün yapılanmasının geleneksel cemaat ve tarikat anlayışıyla temelden ayrıştığını söyledi.
Bunların tarihsel süreçte dini ve ahlaki bir tekamül yolculuğunu hedeflediğini belirten Öz, "Fakat bu süreç ne yazık ki FETÖ denen yapıda mecrasından çıkmış ya da çıkarılmıştır. ABD’nin istihbarat örgütleri tarafından yönlendirilerek uzun bir süre ezoterik bir dil kullandırılmış ve hücre yapılanmalarıyla da yapının derinleşmesi sağlanarak devletin kurumlarına sızmalar gerçekleştirilmiş." dedi.
Bu örgütün çok sofistike bir şekilde kurumlara sızdığına, buranın her şeyini, en az onlar kadar iyi görünecek şekilde taklit ettiğine dikkati çeken Öz, "Toplum yaklaşık 40 yıl FETÖ’nün fedaileriyle muhatap edildi. Onlar inançlı, ağlayan, ülkesine hizmet edenler olarak tanıtıldı. Bu, projenin en önemli stratejisiydi. Darbe girişimindeyse fedaileri ortaya çıktı. Tabii ki toplum bu yapının daha önceki görüntüsüyle bu yapısı arasındaki farka çok şaşırdı. Bugün çok daha iyi anlıyoruz ki 'cemaat' bir görüntüydü. Gerçekte olan ise Moon Tarikatı benzeri bir yapıydı." diye konuştu.
Georg Simmel'in "Gizliliğin ve Gizli Toplumların Sosyolojisi" eserinde FETÖ benzeri yapıların nasıl çalıştığını güzel bir şekilde izah ettiğini anlatan Öz, modern çağlarda özellikle masonik yapıların bu yöntemleri kullandığını, devletlerin içine derin yapılar olarak sızma konusunda çok mahir hale geldiklerini anlattı.
Öz, benzerlikleri sebebiyle FETÖ’ye de "modern çağın haşhaşisi" denildiğini aktararak, bunların marazlı yapılar olarak devleti hasta ettiğini dile getirdi.
"FETÖ, Türkiye’yi hasta etmek istedi. Hatta onun içinde büyüyen bir tümör olarak öldürmek istedi." diyen Öz, bunların katı hiyerarşik yapısı ve devasa ticari imparatorluğuyla pek çok şeyi ele geçirdiğini ifade etti.
Öz, FETÖ'nün son hamlesini de 15 Temmuz’da yapmak istediğini fakat başaramadıklarını kaydetti.
15 Temmuz 2016'daki darbe girişimini "tarih ve devlet hırsızlığı" olarak nitelendiren Öz, sözlerini şöyle tamamladı:
"Bir habis yapının, yıllar içerisinde kendisini saklayarak içinde büyüdüğü yapıyı ele geçirmesinden başka nedir bu kalkışma? Bir devlet, iktidar hırsızlığı da denebilir buna. Hiçbir emek vermediğiniz, riskine katlanmadığınız bir devleti ve onun tarihini tıpkı yağmacı arıların bir kovanı ele geçirmesi gibi ele geçirip, ballarına çökmek gibi. Üstelik namert bir tavırla. Sinsi ve dışardan takviye edilen bozuk kanla beslenmiş bir hırsızlık girişimi. ABD’de de yıllarca 1001 umutla beslediği isyancılarının yerle yeksan oluşunu büyük bir hayal kırıklığıyla izlemiş oldu. Uyumak ve rehavete kapılmak yok elbette. Türkiye güçlendikçe onu tehdit olarak görenlerin sayısı da artmaya devam edecektir."