Tarlabaşı'nın yıkılan yüzünü fotoğraflamış.
Tarihi, yıkılan semtler yazar
foto muhabiri ali öz, tarlabaşı kayıp şehir albümünde kentsel dönüşümle yok olan semtin izlerini ölümsüzleştiriyor. "fotoğraf benim için tanıklıktır" diyor.
tarlabaşı sokaklarında 50 bin kare çeken foto muhabiri ali öz, tarlabaşı kayıp şehir albümünde semt ile kentsel dönüşümün geride bıraktığı hayatları kayıt altına alıyor. öz, “fotoğraf, benim için tanıklık” diyor.
İstanbul’un en eski mahallelerinden biri olan Tarlabaşı, yıllardır “dönüşüm” adı altında tartışılıyor. Ancak Ali Öz’e göre burada dönüştürülen yalnızca binalar değil. Bir yaşam kültürünün de ortadan kaldırıldığını gördüğümüz semtin sokaklarında yaklaşık on yıl boyunca çalışan Öz’ün “Tarlabaşı Kayıp Şehir” albümü yeniden basıldı. Bu baskı bize kent politikalarının toplumsal sonuçlarını tartışmamız gerektiğini düşündürüyor.
Yaklaşık on yıl boyunca aynı mahallede dolaştınız, 50 bin kare çektiniz. Tarlabaşı sizin için bir çalışma alanı olmaktan çıkıp yaşamınızın parçası hâline geldi mi?
2010’da bir gün, Tarlabaşı’nın o karmaşık ama büyüleyici sokaklarında dolaşırken kentsel dönüşüm projesinin burada da uygulanacağını duydum. İşte o anda Tarlabaşı’ndaki kentsel afetin hikâyesini mutlaka çekmeliyim diye düşündüm ve o heyecanla yoğun çalışma temposuna girdim. Çalışmaya başladığımda amacım rant sağlayan bir proje yapmak olmadı. Benim gibi fotoğraf delisi bir adamın tek derdi olurdu: Buradaki yaşamı geleceğe belge olarak bırakmak, tarihe dipnot düşmek. Bu süreçte Tarlabaşı’nda gördüklerim, bana o insanlar için bir şeyler yapmam gereğini düşündürdü. 2002’den beri basında çalışmıyorum. İnsanların sesini nasıl duyurabilirim, onlara nasıl yardımcı olabilirim diye düşünürken sosyal medya bana çok cazip geldi. Tarlabaşı’nda gerçek hayata ve insanlara dokundum, onlarla çoğu zaman hem güldüm hem de ağladım. Aramızda güzel bir sevgi bağı oluştu. Çalışmaya başlarken buradaki kentsel yıkımı önleyemeyeceğimi biliyordum. Böylece “Tarlabaşı Kayıp Şehir” albümünün bu görevi yerine getirdiğine inanıyorum.
1984’te kesişti, 6 ay kadar orada oturmuştum ve gözlemlerim vardı. Daha sonra Tarlabaşı Bulvarı yıkımları sırasında oradaydım. 45 yıllık meslek hayatımda yolum hep kesişti. 1 Mayıs’ta, IMF çatışmalarında ve Kürt meselesinde oradaydım. Ayrıca belgesel fotoğraf için İstanbul’un göbeğinde renkli, canlı bir yerdi.
SINIFIMA İHANET ETMEDİM
Tarlabaşı çoğu zaman suç, yoksulluk gibi ifadelerle anılır. Siz ise gündelik hayatı belgelediniz. Orada medyanın göremediği neyi gördünüz?
Kendi sınıfıma hiçbir zaman ihanet etmedim. Fotoğraf anlayışım da hep bu yönde oldu. Fotoğraf benim için estetik bir gösteri olmadı. Objektifimi, sesi duyulmayan insanların hayatına çevirdim çünkü inanıyorum ki bir toplumun gerçek tarihi, saraylarda değil, sokaklarda, fabrikalarda, köylerde, meydanlarda ve yıkılmaya terk edilen mahallelerde yazılır. 45 yıl boyunca o tarihin sessiz tanığı olmaya çalıştım. Medyanın geçmişte de bugün de insanların hayatına dokunmak gibi bir derdi olmadı. Bugün İstanbul’un sokakları, kenar mahalleleri haber kaynıyor ve gazeteciler insan hikâyeleriyle çok az ilgileniyorlar. Bugün gazeteciler siyasetin aparatı durumundalar. Orada yüzlerce insanın yaşamına dokundum; onlar beni sevdi, ben onları sevdim. İlk zamanlar sabah 9’dan gece 24’e kadar onlarla yaşadım. Beyoğlu’nun arka yüzüyle, o yoksul insanlarla diğer insanlar birbirlerine dokundular. Bir bağ oluşturdum, köprü görevi gördüm. Fakat benim gibi sürekli o insanların hayatına dokunan çok az insan oldu. Bazı fotoğrafçılar orayı anlamadan birkaç fotoğraf çekip sosyal medyalarında kullanarak beğenilerini artırmaya çalıştılar.
DEVLET KADERİNE TERK ETTİ
Tarlabaşı’nın dönüşümü yıllarca “kentsel dönüşüm” olarak tartışıldı. Orada gerçekten dönüştürülen ne?
Burası başta Kurtuluş son durak, Hacıhüsrev, Tarlabaşı ve Kasımpaşa’ya kadar uzanan bir soylulaştırma (bana göre soysuzlaştırma) hareketi olarak düşünüldü. Yoksul insanları buralardan kovup, zenginlere rezidans, ofis ve AVM yapmayı düşündüler ama yapamadılar. Bulvarın kenarında dar bir alana sıkıştılar. O lüks binaların çevresinde yine aynı uygunsuz yaşamlar sürüyor. Yazık, rant uğruna koca bir semti darmadağın ettiler. Dalan, “Ne olacak üç beş Rum’un evini yıkmakla” demişti. Sennur Sezer’in deyimiyle burası Venedik tarzı bir dokuya sahipti. Devlet burayı kendi kaderine terk etti. Burada Sulukule’de olduğu gibi bir yaşam kültürü yok edilmeye çalışıldı. Evlerinden zorla çıkartılırken kalp krizinden ölen insanları biliyorum. Evimde başımı yastığa koyduğum vakit ağladığım oldu. Çok renkli hayatların yanında dramlara da tanıklık ettim.
Kitabın İskenderiye Kütüphanesi koleksiyonuna girmesi sizin için ne ifade ediyor?
2 bin kitap, bir yıl gibi kısa bir sürede bitti. Hatta yıpranmış kitapları yayınevine iade etmişlerdi, hepsini satın aldım. Türkiye’de birçok kütüphanede muhtemelen yok. Bir gün İskenderiye Kütüphanesi’nin yetkilileri geldiler. Utana sıkıla üstündeki fiyatı söyledim; on yıl önce üstünde 40 lira yazan kitaba bin lira verip, alıp gittiler. Tabii ki bu albümün İskenderiye gibi bir kütüphanede yer alması beni çok mutlu etti. Demek ki güzel bir iş çıkarmışım diye düşündüm.
Bu albümün yeni baskısının yapılabileceğini düşünmüyordum. 10 yıldır insanlar benden Tarlabaşı Albümü’nü istediler ben de hep reddettim. 20-30 kitabı hep bir köşede sakladım. Sanırım 5 yıl önceydi, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’na hediye ettim, ederken de “Bu kitap çok kıymetli bir kitap, sahaflarda bulsam ben satın alacağım" dedim. İstedim ki belediye bu kitabın yeni baskısını yapsın. Ama böyle bir şey olamadı. Mast Enerji’nin desteğiyle albümü yeniden basabildik; 10 sayfa da çoğalttık. Almak isteyenlere şahsen adreslerine göndereceğim. gazetecialioz@gmail.com adresinden ya da sosyal medya hesaplarımdan bana ulaşabilirler.