Morrison geçmişi anlatmış.
‘Tüm O Ölü Sesler’
ira ve sinn féin’in önde gelen isimlerinden danny morrison ile geçmişi, barış sürecini ve birleşik i̇rlanda’yı konuştuk.
ira ve sinn féin’in önde gelen isimlerinden danny morrison ile geçmişi, barış sürecini ve birleşik i̇rlanda’yı konuştuk.
Danny Morrison’la Batı Belfast’ta yürümek, her adımda yeni bir tarih katmanının açığa çıktığı arkeolojik bir kazıya benziyor. Falls Caddesi’ne tepeden bakan Divis Tower’ın önünde buluşuyoruz. ‘Troubles’ olarak bilinen çatışmaların başlangıcı kabul edilen 1969 yazının en önemli tanıklarından biri bu bina. Morrison’ın doğup büyüdüğü, Belfast’ın en kanlı çatışmalarının yaşandığı bu mahallede, her sokağın onun için ayrı bir anlamı var. Her köşe, direniş ve kayıplarla örülmüş bir tarihin parçası. Ama tarihi ne 1969 yazından, ne de 1916’daki Paskalya Ayaklanmasından başlatıyor Morrison. Meselenin köklerinin VIII. Henry dönemine ve sonraki yüzyıllarda Britanya’dan getirilen Protestan yerleşimcilere kadar uzandığını anlatıyor. Bugün hâlâ süren din, kimlik ve egemenlik mücadelesinin temellerinin bu dönemde atıldığını söylüyor.
Cadde boyunca yürürken çocukluk arkadaşlarının ve yoldaşlarının öldürüldüğü sokakları gösteriyor. Britanya Ordusu’nun bastığı evleri, cezaevlerini, açlık grevlerini ve cenazeleri ve cezaevi ziyaretlerini anlatıyor. Bu sokaklar, Morrison’ın yalnızca çocukluğunun değil, siyasi hayatının da şekillendiği yerler. Henüz 17 yasındayken IRA’ya katılıyor, 1981’deki açlık grevleri sırasında Sinn Féin’in basın direktörlüğünü üstleniyor. Yıllarını cezaevinde geçiriyor. Silahlı mücadelenin yanında seçim stratejisini de savunan, “hem oy sandığı, hem silah” sloganıyla tanınıyor.
Bugün yetmişli yaşlarında olan Morrison, siyasetin içinde kalmayı sürdürse de son yıllarda daha çok yazar kimliğiyle tanınıyor. Anılarından yola çıkarak yazdığı ve ilk baskısı 2002 yılında yapılan ‘Tüm Ölü Sesler’ (All the Dead Voices), geçen yıl güncellenmiş olarak yeniden okurlarla buluştu. Adını, Samuel Beckett’in Godot’yu Beklerken oyununda, ölülerin kendi hayatlarını anlattığı bölümden alıyor.
“Tüm Ölü Sesler’e neden tekrar geri dönme ihtiyacı hissettiniz?” diye soruyorum. Aradan geçen yirmi yılın ardından o seslerin yeni bir şey söyleyip söylemediğini merak ediyorum.
Yeni baskıya, hayatında iz bırakan ve artık hayatta olmayan insanların hikâyelerini anlatan bölümler eklediğini söylüyor. Ancak kitabı değiştiren sadece zaman ya da yeni kayıplar değil. İlk baskıyı yazarken hayal bile edemeyeceği deneyimler yaşadığını anlatıyor. Bunların arasında en dikkat çeken, eski IRA gönüllülerini, emekli RUC (Royal Ulster Constabulary) polislerini, eski Britanya askerlerini ve loyalist paramiliterleri bir araya getiren bir uzlaşma grubuna katılması. Yılda birkaç kez buluşuyorlar; bazen üniversitelerde konuşuyorlar, bazen de yalnızca yemek yiyip sohbet ediyorlar.
“Bu görüşmeler bana, karşı tarafta bulunan ve vaktiyle düşmanlarım diyebileceğim insanların o dönemi nasıl yaşadığını, çatışmanın diğer tarafını görme şansı verdi” diyor. Olaylara karşı tarafın gözünden de bakabilmenin insanı daha iyi birine dönüştürebileceğini söylüyor.
Fakat uzlaşma, siyasi görüşlerinden ya da ideallerinden vazgeçmek demek değil; karşı tarafın hafızasını, acılarını ve kendilerince haklı gördükleri gerekçeleri olduğunu kabul etmek anlamına geliyor.
Gençlik yıllarımda beni etkileyen ilk siyasi kitaplardan birinin Bobby Sands’in Hücremde Bir Gün kitabı olduğunu söylüyorum. Bu kitap da dahil, Sands’in ilk yazılarını yayına hazırlayan kişinin kendisi olduğunu anlatıyor. Bobby Sands bugün yaşasaydı, hangi gelişmelerle gurur duyar, hangileri karşısında hayal kırıklığına uğrardı, diye soruyorum.
Morrison, barış süreciyle başlayan siyasi dönüşümün yavaş ilerlemesinden Bobby Sands’in de rahatsız olabileceğini düşünüyor. Onun adına kesin konuşmaktan kaçınsa da, barışın gerektirdiği tavizleri anlayabilecek siyasi olgunluğa sahip olduğuna inanıyor. 1994’te ateşkes ilan edildiğinde Bobby Sands’in en yakın arkadaşlarının da aralarında bulunduğu siyasi mahkûmların büyük çoğunluğunun müzakereleri desteklediğini hatırlatıyor. Sands’in de barış sürecini destekleyeceğine, hatta Britanya hükümetiyle masaya oturan isimlerden biri olabileceğini düşünüyor.
Bobby Sands’ten ve onun mirasından kolektif hafızaya geliyor söz. Toplumun, ölülerini unutmadan ama nefret ve öfkeyi yeni kuşaklara aktarmadan bununla nasıl yaşayabileceğini soruyorum.
“Bu büyük bir ikilem,” diyor. Manevi kızının belgeseller ve filmlerde gördüğü IRA eylemlerini, cezaevi firarlarını ve silahlı çatışmaları heyecan verici bulduğunu anlatıyor. O yılların korkusunu ve kayıplarını yaşamamış bir çocuk için bütün bunların birer macera gibi algılandığını söylüyor. “Bu konuda çok dikkatli olmak gerekli,” diyor. Ancak hayatını kaybeden insanlara ve neden o yolu seçtiklerine dair bilince sadık kalma sorumluluğunun devam etmesi gerektiğini hatırlatıyor. Geçmişin, IRA’dan, açlık grevlerinden ya da silahlı mücadeleden koparalamayacağının altını çiziyor. “Hayatını feda eden ya da kaybeden insanlara karşı dürüst olmak zorundasınız. Onları onurlandırmanın yolu, hikâyelerini anlatmaya devam etmekten geçer,” diyor. Fakat geçmişi romantikleştirip yüceltmeden bir denge kurmak gerektiğinin de farkında.
Morrison’a göre bu yüzden çatışmanın kayıpları kadar barışın kazanımları da anlatılmalı. IRA’yı romantikleştirmekten kaçınıyor; ancak IRA’yı Britanya yönetiminden ve Kuzey İrlanda’nın kuruluş koşullarından bağımsız ele alan hiçbir tarih anlatısının kabul edilemeyeceğini belirtiyor. Sorumluluğun büyük ölçüde Britanya hükümetinde olduğunu savunuyor. Cumhuriyetçilerin yıllardır dile getirdiği sorunlar daha erken ciddiye alınsaydı, yaşanan ölümlerin önemli bir bölümünün önlenebileceğini söylüyor.
Morrison’ın eleştirilerinin hedefinde yalnızca Britanya hükümeti yok. Ona göre İrlanda hükümeti, Katolik Kilisesi ve John Hume liderliğindeki SDLP (Sosyal Demokrat ve İşçi Partisi) de tarihin yanlış okunmasına katkıda bulundu. Cumhuriyetçileri çatışmanın başlıca sorumlusu, Britanya’yı ise iki düşman toplum arasında düzeni sağlamaya çalışan tarafsız bir güç olarak gösteren anlatıyı reddediyor. “Asıl işgalci olan onlardı, mahallelerimizi işgal eden Britanya Ordusu’ydu,” diyor. SDLP’yi de oldukça sert bir şekilde eleştiriyor. Morrison’a göre parti, gözaltı ve işkence konusunda Britanya’yı çok daha sert biçimde sorgulamalıydı. Bunu yapmamasının nedenini siyasi rekabete bağlıyor. “IRA mensuplarının tutuklanıp hapse atılması, gettolardaki potansiyel siyasi rakiplerinin zayıflaması anlamına geliyordu”diyor.
Katolik Kilisesinin, zaman zaman devletin ihlallerini kınadığını, ancak bunun çoğunlukla inkâr edilemeyecek kanıtlar ortaya çıktıktan sonra gerçekleştiğini söylüyor. Ona göre Kilise de şiddetin kaynağını devlet politikalarında değil, IRA’da aradı ve Britanya’nın Kuzey İrlanda’daki varlığını meşrulaştırdı.
Britanya Ordusu’nun hiçbir zaman tarafsız olmadığını savunuyor. Bunun en açık örneklerinden biri olarak Temmuz 1970’te Batı Belfast’in kuşatıldığı ve sokağa çıkma yasağı ilan edildiği dönemi hatırlatıyor. “Cumhuriyetçileri silahsızlandırmak ve Birleşik Krallık yanlısı düzeni korumak için gelmişlerdi,” diyor. Morrison’a göre bu operasyon, birçok genci IRA saflarına katılmaya iten kırılma anlarından biri oldu.
Son yıllarda IRA üzerine yazılmış en tartışmalı çalışmalardan biri olan Patrick Radden Keefe’in Say Nothing adlı kitabı hakkında ne düşündüğünü soruyorum.
Keefe’i “yetenekli bir yazar” olarak tanımlıyor, kitabın da “iyi yazıldığını” kabul ediyor. “İnsanlar da işte bu güçlü anlatının cazibesine kapılıyor,” diyor. Morrison, Keefe’in "Boston College Belfast Projesi" kapsamında toplanan ses kayıtlarını seçici ve yanıltıcı biçimde kullandığını, projenin de zaten en başından Gerry Adams’ı hedef alan siyasi bir bakış açısıyla yürütüldüğünü savunuyor. Ona göre kitap, Britanya devletinin çatışmalardaki rolünü geri plana itiyor. “Hikâyenin sonunda Gerry Adams kötü adam oluyor, ve insanlar da bunu gerçekmiş gibi benimsiyor” diyor.
Morrison, Gerry Adams’i elli yıldan uzun bir süredir tanıyor. Doğuştan gelen bir karizması olduğunu, ama onu etkileyici bir lider haline getiren asıl özelliğin kararlılığı ve siyasi sezgilerinin gücü olduğuna inanıyor. Britanya tarafının başmüzakerecilerinden Jonathan Powell’in, barış süreci üzerine yazdığı kitapta Adams ve Martin McGuinness’i “olağanüstü müzakereciler” olarak tanımladığını söylüyor ve gülerek ekliyor: “Bunu düşmanınız bile söylüyorsa doğrudur.” Adams ile McGuinness’in müzakere becerilerini okulda değil, bizzat çatışmanın içinde öğrendiklerini vurguluyor.
Kuzey Irlanda'nın barış süreci bugün dünyanın birçok bölgesinde örnek olarak inceleniyor. Morrison’a, Türkiye-PKK diyaloğu bağlamında Kuzey İrlanda deneyiminin neler öğretebileceğini soruyorum.
Her çatışmanın kendi tarihsel ve siyasi bağlamı olsa da, her şeyden önce, taraflar arasındaki güvenin hayati önem taşıdığını vurguluyor. 1994’teki ateşkesten önce Britanya hükümeti ile yürütülen gizli temasları hatırlatıyor. Ateşkes ilan edilmesi hâlinde Sinn Féin’in görüşmelere katılabileceği sözü verildiğini, fakat dönemin Başbakanı John Major’ın sözünü tutmadığını, Sinn Féin’i müzakerelere almayı reddettiğini anlatıyor. Bunun üzerine, Şubat 1996’da, Londra’daki Canary Wharf saldırısıyla ateşkesin sona erdiğini ama bu olayın ardından Londra’nın geri adım atarak, Sinn Féin’in müzakerelere katılmasını kabul ettiğini hatırlatıyor.
Morrison, “Sinn Féin için en önemli konulardan biri mahkûmların serbest bırakılmasıydı, diyor. Anlaşma kapsamında bu kabul edildi, ancak tahliyeler iki yıla yayıldı. Bir diğer tartışmanın ise IRA’nın silah bırakması olduğunu söylüyor. Gizli görüşmelerlerde konuşulmamış olmasına rağmen, Britanya hükümetinin silahsızlanma şartını gündeme getirdiğini, IRA içindeki birçok kişinin bunu tuzak olarak gördüğünü anlatıyor. “Yenilmediğimiz halde, neden silahlarımızı teslim ediyoruz?” diye düşünüyorlardı, diyor.
“Ateşkesten otuz yıl sonra bugün, barış sizin için ne ifade ediyor?” diye soruyorum.
“Artık kendimi yenilgiye uğramış gibi hissetmiyorum,” diyor. Ona göre barış süreci, mücadelenin başarısızlığının değil; Britanya’nın IRA’yı askerî yöntemlerle yenemeyeceğini ve Sinn Féin’i siyasetin dışında tutamayacağını sonunda kabul etmesinin sonucuydu.
Morrison’a göre ateşkesten sonra yaşanan en büyük değişim, silahların susmasından çok, Birleşik Krallık yanlılarının siyasal üstünlüğünün sona ermesi. Bunun mezhepçiliğin ortadan kalktığı anlamına gelmediğini de hemen ekliyor. Birkaç hafta önce bir cami maketinin yakılmasını örnek gösteriyor. Hristiyan dünyanın Müslümanlar tarafından ele geçirildiğine inanıyorlar ”diyor. Ona göre bu, yalnızca göçmen karşıtlığı değil; eski mezhepçi reflekslerin yeni azınlıklara yönelmiş hali. Yine de güç dengelerinin değiştiğini düşünüyor. “Sinn Féin’in iktidara gelmesi, Cumhuriyetçi topluma büyük bir özgüven kazandırdı” diyor. Geçmişte iyi ücretli işlerin büyük ölçüde Protestanların kontrolünde olduğunu hatırlatıyor. Titanik gemisini inşa eden Harland & Wolff tersanesinden örnek vererek, tersanede otuz bin civarında Protestan çalışırken, katoliklerin sayısının iki yüz civarında olduğunu söylüyor.
Bugün ise Katoliklerin hemen her meslek grubunda güçlü biçimde temsil edildiğini, bunun da toplumun özgüvenini artırdığını söylüyor. Morrison tarihe uzun vadeli bir dönüşüm olarak bakıyor. Bu dönüşümü hızlandıran en önemli gelişmelerden birinin Brexit olduğunu düşünüyor. Kuzey İrlanda’nın Avrupa Birliği’nde kalma yönünde oy kullandığını, buna rağmen İngiltere’deki çoğunluğun iradesine tabi bırakıldığını hatırlatıyor. Fakat Brexit'in, toplumda Birleşik İrlanda fikrine bakışı tamamen değiştirdiğini anlatıyor.
“İş insanları ve çiftlik sahipleri artık birleşik İrlanda’ya ideolojik değil, ekonomik çıkarları açısından bakmaya başladı” diyor.
Morrison, Birleşik İrlanda için yürütülen çalışmalarda aktif rol alıyor. Kamuoyu araştırmalarına göre, Birleşik İrlanda’ya destek hem İrlanda Cumhuriyeti’nde (%59) hem de Kuzey İrlanda’da (%63) çoğunluğa ulaşmış durumda. Morrison’a göre ise asıl mesele referandumun ne zaman yapılacağı değil, ona nasıl hazırlanılacağı. Kapsamlı ekonomik çalışmalar yürütülmesi ve toplumun genelinde kabul görecek bir uzlaşının sağlanması gerektiğini savunuyor.
Kuzey ve Güney’in er ya da geç birleşeceğinden hiç kuşkusu yok. “Hayatımın tüm amacı bu,” diyor. “Altmış yılımı buna adadım.” Bu yüzden Morrison’ın anlattıkları yalnızca geçmişin yankıları değil; kuşaklar boyunca kurmaya çalıştıkları bir geleceğin hayali anlamına da geliyor.