Başkalarının iyiliğine imrenmişsin.
Utancın Değeri – Louise Chapman
başkasının erdemli davranışı karşısında duyulan utanç, bireyin kendini geliştirmesi için bir motivasyon kaynağı olabilir. bu durum, daha iyi bir insan olma isteği uyandırabilir.
daha önce hiç başka birinin davranışı sizde utanç duygusu uyandırdı mı? burada kastettiğim şey, birisi tarafından sizi utandırmak için bilerek yapılmış bir şey değil. daha ziyade, söz konusu kişinin çok erdemli davrandığı ve onunla kıyaslayınca kendi davranışınızın çok uygunsuz kaldığı durumu kastediyorum. eğer böyle bir vaziyetin içerisinde bulunduysanız, öyleyse kısa bir süre için bile olsa, muhtemelen bir birey olarak kendinizi geliştirmek için bir motivasyon hissetmişsinizdir. belki de birdenbire kendinizi daha nazik, daha düzenli, daha az kıskanç, daha çalışkan veya genel olarak daha iyi biri olmanız gerektiğini düşünürken bulmuşsunuzdur: yani tüm potansiyelinizi gerçekleştirmeniz gerektiğini düşünürken. eğer bu his yeteri kadar kuvvetliyse the post utancın değeri – louise chapman first appeared on öncül analitik felsefe .
Daha önce hiç başka birinin davranışı sizde utanç duygusu uyandırdı mı? Burada kastettiğim şey, birisi tarafından sizi utandırmak için bilerek yapılmış bir şey değil. Daha ziyade, söz konusu kişinin çok erdemli davrandığı ve onunla kıyaslayınca kendi davranışınızın çok uygunsuz kaldığı durumu kastediyorum. Eğer böyle bir vaziyetin içerisinde bulunduysanız, öyleyse kısa bir süre için bile olsa, muhtemelen bir birey olarak kendinizi geliştirmek için bir motivasyon hissetmişsinizdir. Belki de birdenbire kendinizi daha nazik, daha düzenli, daha az kıskanç, daha çalışkan veya genel olarak daha iyi biri olmanız gerektiğini düşünürken bulmuşsunuzdur: yani tüm potansiyelinizi gerçekleştirmeniz gerektiğini düşünürken. Eğer bu his yeteri kadar kuvvetliyse davranışlarınızın birkaç dakika, gün, hafta, ay, yıl, hatta hayatınız boyunca değişmesine sebep olabilir. Bu tarz bir değişim, benim “ahlak hidroliği” olarak adlandırdığım bir mekanizmanın sonucudur.
Hidrolik terminolojisi Platon’un Devlet’ine kadar giden bir ahlak psikolojisi geleneğine dayanır. Bu geleneğin amacı, birbirinden farklı motivasyon kaynakları arasındaki karşılıklı bağımlılık ilişkilerini göstermektir. Kısaca hidrolik sistemin işleyiş şekli şöyledir: kapalı bir sistemde bir arzunun yükselmesi, başka bir arzuda, ilkinin yükselişiyle orantılı bir düşüşe neden olur. Platon bu hidrolik dinamiği terminolojisini kelimenin düz anlamıyla kullansa da on sekizinci yüzyıl Alman filozofu Immanuel Kant, aynı terimi, hakiki psikolojik yetilerin inişli çıkışlı doğasını yansıtmak için yararlı bir metafor olarak sunar. Onun düşüncesine göre kişisel çıkarlara boyun eğmek iyilik iradesini ya engeller ya da en azından azaltır. Öyleyse Kant’a göre, kişinin patolojik çıkarlarının kötülenmesi, onun iyi davranmasının önündeki engelleri kaldırmakla eşdeğerdir.
Ahlak eğitiminin bu temel mekanizması, uygunsuz arzuların daha yüce amaçlara yönlendirildiği bir tür yüceltme ya da yönlendirme biçimi olarak sınıflandırılabilir. Bu model psikanalizin babası Sigmund Freud tarafından da benimsenmiştir. Freud psişik enerjinin daha düşük amaçlardan daha yüksek amaçlara yönlendirilebileceğini iddia etmiştir; en azından danışan, kendi arzuya dayalı dürtülerinin onu tehlikeye attığını fark ettiğinde bu yönlendirme mümkün olmaktadır. Freud’un paradigmasına göre kişinin tehlikeli arzularının acı verici bu farkındalığı, Amerikalı akademisyen Volney Gay’in 1992’de ifade ettiği üzere, söz konusu kişinin psikolojisi ve davranışı üzerinde “dengeleyici bir etkiye” yol açar. Bu farkındalığın sonucu olarak danışanın davranışı ve uğraşları daha uygun bir niteliğe bürünür.
Platon’un, Kant’ın veya Freud’un “ahlak hidroliği” kavramları bizim için bir pedagojik bir öneme sahiptir; çünkü bu sistem, öğretimin bilgi ve beceri aktarımı olarak tanımlandığı mevcut eğitim sistemimizin aksine, bu geleneksel eğitim modelinden farklı bir eğitim türü için alan yaratmaktadır. Platon, bu durumun bir hayli bilincinde olarak, Meno diyaloğunda “Erdem öğretilebilir midir?” sorusuna olumsuz cevap verir. Erdem daha ziyade, benim Constantine Sandis ile birlikte 2018’de iddia ettiğim üzere, ahlaki olarak örnek insanlarla kurulan etkileşimler vesilesiyle öğrenilebilecek bir şeydir. Bununla birlikte, çok sık kullanılan “örnek teşkil ederek öğretmek” kalıbı, söz konusu eğitimin karmaşık psikolojik temellerini bütünüyle ifade etmekten uzaktır.
Kant bu sistemi, çocukların ahlak eğitimine dair az bilinen bir hikayeyle örneklendirir. O, pedagojinin, öğretmenin erdem ve erdem kusurlarına (virtue and vice) dair gerçek hayattan sunduğu örnekler vasıtasıyla, çocuğun ahlaki görevin doğasını kavramasına yardımcı olmayı amaçlayan bir diyalog biçimini benimsemesi gerektiğini düşünmektedir. Her ne kadar Kant bu diyaloğun kesinlikle Sokratik bir diyalog olmadığını düşünse bile (zira çocukların soru sorma hakları yoktur!), çocuğun yine de ahlaki ilkeleri kendi akıl yürütmelerinden çıkardığını savunmaktadır. Ömür boyu eğitim anlayışını benimseyen bir çerçeveden bakarsak, Kant’ın kıssasından çıkan hissenin, Stoacı bilgelikten yoksun olan herkesin hayatının her aşamasına dahil edilmesi gerektiğine inanıyorum. Bunun nasıl olabileceğini görmek için ise öncelikle ahlak timsallerinin kendilerine daha yakından bakmak icap eder.
Kant’ın betimlediği üzere ‘deneysel’ ahlak eğitimi, örnek bireyler ihtiva eder. Bu kişiler, izleyicilerinin motivasyonel ufuklarında köklü değişiklikler yaratabilme özelliğine sahiptir. Bunu, doğamızdaki akılcı yönün yüceltilmesiyle orantılı olarak, yine doğamızda yer alan (ve alt seviye dürtülerimizin etki alanında bulunan) patolojik karakterin ‘ortadan kaldırılması’ yoluyla gerçekleştirirler. Ahlak timsali kişiler iyiliklerde bulunarak, izleyicilerinde, yukarıda sözünü etmiş olduğumuz ve bir tahterevalli gibi gidip gelen ‘hidrolik’ motivasyon değişikliklerini tetiklerler. Böylece ahlakın gücüne ve uygulanabilirliğine dair güven aşılarlar. Kant’ın kendi sözleriyle ifade etmek gerekirse:
[Bu kişinin] örneği benim için bir yasa ortaya koyar ve bu söz konusu yasa, kendi davranış biçimimle mukayese ettiğim zaman kibrimi altüst eder; dahası, bu örnek sayesinde, yasanın eylem alanına uygunluğu -ve dolayısıyla uygulanabilirliği- kanıtlanır. Bu örnek vesilesiyle doğrudan duyumsanabilir hale gelen yasa, daima gururumu yok etmek için yeterli gelir.
Öyleyse iyi bir örnek (yani örnek bir davranış) bir model işlevi görmekten ziyade ödeve uygun davranmanın mümkün olduğunu kanıtlamalıdır.
Michael Smith’in 2004 tarihli Etik ve A Priori kitabında gösterdiği üzere, yukarıda alıntılanan pasaj, timsalin danışılacak bir ideal model olmadığını açıkça ortaya koymaktadır. Daha ziyade, kendimizi gayriihtiyari olarak mukayese ettiğimiz kişiler yoluyla birtakım ahlaki davranışlara maruz kaldığımız zaman, ahlakın kendisi yararlı bir şey olarak belirir.
Gayriihtiyari mukayese yaygın ve çoğunlukla acılı bir deneyimdir. Ancak her ne kadar ahlak timsalleri kendi zayıflıklarımızı açıkça ortaya koysalar da, Kant’a göre bunların etkileri bütünüyle olumsuz değildir. Bu sebepten ötürü ilham verici akranlarımızın başarılarıyla yüz yüze gelmekten kaçınmamalıyız. Zira bu gayriihtiyari mukayeseler sayesinde, daha üst mertebede bulunan akılcı doğamız ortaya çıkar veya ‘yüceltilir’ (erhaben). Bu bakımdan, timsal kişiliklerin eşliğinde iken yapılacak her türlü psikolojik direnç boşunadır, çünkü Kant’a göre ruhlarımızın, asil karakterlerin önünde boyun eğmekten başka çaresi yoktur.
Kant’ın görüşleri sosyal medya alanına taşındığı zaman günümüze dair dikkat çekici bir içeriğe sahiptir. Sosyal medya ortamında, bizden ileride olduğunu düşündüğümüz tanıdıklarımızı ve akranlarımızı ‘takipten çıkmak’ isteği duyabiliriz. Kant ise, her ne kadar söz konusu insanların hayatlarının ne denli harika ilerlediğine dair bildirimler almanın rahatsız edici olabileceğini kabul etse de, bu etkileyici insanları yine de yakınımızda tutmamız gerektiğini savunur. Zira bu insanlar kendi mukayeselerimiz sonucunda bizde aşağılanmışlık duygusu uyandırıp acı çekmemize sebep olabilseler de, zihinsel ve bedensel uyuşukluğumuzu ortadan kaldırıp bizi harekete geçmeye teşvik ederler. Bu deneyimi olumsuz bir şekilde, yani bir “aşağılanma” deneyimi olarak değerlendirmek mümkündür; ama esasen bu deneyim, özünde, Stephen Darwall’ın 1977’de ‘değer biçici saygı’ olarak adlandırdığı şeye tekabül eder. Ahlak timsallerinin meziyetlerine şahit olmamız yeterli olacağı için onlarla münazara etmemiz gerekmez. Bununla birlikte, daha ileride de değinileceği gibi, ahlak timsalleri, ahlaki olarak olgunlaşmamış kişiler için salt bir hidrolik korkuluk işlevi görmezler. Biraz sonra açıklayacağım üzere, bu ahlak yolculuğunun zirvesine doğru ilerlerken, dış ahlak timsallerine ihtiyacımızın kalmadığı ve dolayısıyla bizzat kendimizin, kendimiz için bir ahlak timsali oluşturduğu bir evreye ulaşabiliriz.
Timsallerin bizim dışımızda örnekler olduğu göz önüne alınınca, böylesi bir ahlak eğitimi modelinin fazlasıyla paternalist olup olmadığı doğal olarak sorgulanabilir. Zira en nihayetinde bu model, sanki bir izleyicinin, kendi iradesinin dışında, gelişimi için psikolojik olarak manipüle edilmesini lüzumlu kılıyor gibi durmaktadır. O halde Kant gibi otonominin değerinin ve öneminin sürekli altını çizen bir filozof nasıl olur da ahlak eğitimi söz konusu olduğunda böylesi zorlayıcı bir modeli benimsemiştir? Bu sorunun cevabı, aslında Kant’ın böyle bir şeyi hiçbir zaman desteklememiş olmasıdır. ‘Hidrolik olarak’ etkilenmeye yol açan olaylar, deterministik şekilde ilerleyen hadiselerden müteşekkil değildir. Yani nihayetinde, ahlak timsalleriyle etkileşimde bulunmuş olan kişiler, bu etkileşimin sonucunda davranışlarında meydana getirdikleri değişikliklerden bir bakıma metafizik olarak sorumludurlar. Üstelik ahlak timsalleri bizim adımıza herhangi bir karar almazlar: onlar sadece kendi noksanlarımıza karşı utanç duymamızı ve acıyla karışık bir küçümseme hissetmemizi sağlayarak bizi ahlaki olarak yüceltirler.
Bu bağlamda ahlaki hidrolik sistemi, alt seviyedeki arzular için bir radyoterapi olarak düşünülebilir. Bu arzuları kaplayan utanç hissi, hastanın akli melekelerine bir psikolojik hakimiyet gelene kadar mevzubahis arzuları küçültür. Kant’ın bu cezalandırıcı deneyime işaret etmek için kullandığı terim genellikle “aşağılanma” olarak tercüme edilir; ancak bu terim, gündelik anlamındaki küçük düşürülmeyi değil, daha ziyade “alçakgönüllü hissetmeyi” temsil eder. Yani burada söz konusu olan durum, kişinin kendini daha değersiz görmesi değil, kendini daha az düşünmesi, daha az merkeze koymasıdır. Bu anlamda ‘aşağılanmış’ kişi daha az benmerkezci olur: böylece onun ahlaki kaygıları, kendine has bireysel arzularının inandırıcılığını ve otoritesini yavaş yavaş yitirdiği bir devrime yol açar; bu ise onun en nihayetinde ötekilere (ve aynı zamanda gerçek bir ahlaki varlık olarak kendisine de) olumlu anlamda borçlu olduğu şeylerin farkına varmasını sağlamaktadır.
İzleyici bir kere ahlak timsalinin davranışlarının sonucunda utanç hissini duyduktan sonra, artık onun ahlaki gelişiminin devam etmesi için dış örneklerin varlığı gerekmemektedir. Kişinin karakterindeki devrim, yani Kant’ın tabiriyle “gönlündeki değişim”, artık ilk baştaki ahlak timsali (veya timsalleri) olmadan da hızla devam edebilir. Kant’a göre bunun sebebi, ahlaki tanımanın, gerekli olan ahlaki motivasyonun oluşması için yeterli olmasında ve başlangıçta başkasında gözlemlediğimiz örneğin artık içselleştirilmiş olmasında yatar:
İnsanın hem içindeki hem çevresindeki tüm doğa güçleriyle mücadeleye girmesini ve bu güçler ahlaki ilkeleriyle çatıştığında onları alt edebileceğine dair güvenini sağlayan o his nedir? Her ne kadar spekülatif aklın cevaplayamayacağı türden bile olsa, bu soru yine de kendiliğinden doğal bir şekilde ortaya çıkmaktadır; ve eğer kişi bunu gönlüne aktarırsa, kendindeki bu hissiyat, tam da anlaşılmaz olduğu için ruhunda bir coşku uyandırır. Bu coşku, ruhun kendine koymuş olduğu görev ne kadar çok saldırıya uğrarsa, onu o kadar kutsal addetmeye teşvik eder.
Kant ayrıca, ahlaklı davranmaya yetkin olup olamayacağımızı sorgulayan ahlaki güven hususunu da gündeme taşır. Fakat eğer ki bireyin ahlaklı davranabilme yetkinliği, (başkalarında veya kendimizde somutlaşan) ahlak timsalleri üzerine salt tefekkürle ve onların hidrolik, yeniden düzenleyici motivasyonel sonuçlarından keyif almakla sağlanabiliyorsa, Kant’ın bu soruyu niçin sorduğu merak edilebilir. Aslında ahlaki güvene olan ihtiyaç, kötü arzularımız, bizi önlenemez bir şekilde ödevlerimizden uzaklaştırmaya çalıştığı zaman ortaya çıkar. Ahlaki güveni kaybetmek, esasen ahlak timsallerinden aldığımız o ahlak tasavvurumuzun canlılığını yitirmesi anlamına gelir.
Bu noktada hatırlatmamız gerekir ki ahlak timsalleri, ahlakı, izleyicilerinin zihinlerine ex nihilo (Çev. Notu: “yoktan”, “sıfırdan”)bir şekilde yerleştirmezler: burada daha ziyade söz konusu olan, dünyevi arzu ve endişeler yüzünden açığa çıkmamış olan ama esasında doğuştan gelen bir ahlaklı olma arzusunun Platoncu anlamda hatırlatılmasıdır. İzleyicilerinin alt düzey arzularını aşağılayarak, ahlak timsalleri, ahlaklı düşünmenin önündeki engelleri ortadan kaldırırlar. Öyleyse dünyevi artıklarından arındığında, Kantçı anlamda ruh, de facto (Çev. Notu: yani fiiliyatta, uygulamada) iyiliği isteyecektir.
Bununla birlikte ahlaki failler, kendilerine dışarıdan aktarılan bu ahlak tasavvurunu canlı tutabilmek için muhtelif faaliyetleri sürdürmek zorundadırlar. Bir ahlaki failin metanetini destekleyecek faaliyet çeşitlerini Kant, etiğe dair son eseri olan Erdem Doktrini’nde (1797) inceler. Bu faaliyetler olmadan, ahlakın, motivasyon sistemimiz üzerindeki gücünü kaybetme tehlikesi vardır. Ahlak timsalliğinin imgesi silinmeye başladığında, farklı yönlere sürüklenmeye başlayabiliriz. Eğer böyle bir talihsizlik başımıza gelirse, ahlak, hayal gücümüzün salt bir ürünü olarak belirmeye başlar ve ödevlerimiz her türlü normatif niteliğini kaybeder (ne de olsa, Kant’ın görüşüne göre, biz sadece bizim için mümkün olan şeyleri yapmalıyız). Bu bağlamda Kant’ın niçin önemle ‘dikkat etmemizi’ veya ‘özen göstermemizi’ salık verdiği anlaşılabilir (bu tırnak içindeki terimler, genellikle ‘saygı’ olarak çevrilen Almancadaki ‘Achtung’ teriminin kelimesi kelimesine tercümeleridir), zira bu, ahlaki algımızı muhafaza etmenin yollarından biridir. Buna karşın, kişinin ahlaki pusulasının şaşmasının en hızlı yolu, Kant’ın Eğitim üzerine Dersler’inde (1803) belirttiği üzere, hem kendisinde hem de başkalarında kötü davranış örneklerine tekrar tekrar tanık olmaktan geçer. Bu bağlamda verdiği örneklerden biri de kişinin kendisine verdiği sözü tutamamasıdır. İnsanın kendisine verdiği sözleri tutamaması, ahlak yasasının uygulanabilirliğine olan güveni zedeler, ahlakın parlaklığını matlaştırır ve onun hidrolik görevine ket vurur. İşte tam da bu sebeple Platon, insanı en üstün halinde tasvir etmeyi başaramadığı için, ideal Devlet’inde sanatıyasaklamak istemiştir.
Bütün bu söylenilenlerin ışığında, öyle görünüyor ki kişi, kendi ahlak tasavvurunu, sanki bir ahlak timsalini yeniden görüyormuş gibi canlı tutabilir. Bu canlılığı devam ettirmenin yolu, örneğin pazartesi sabahı erken uyanma sözümüzü tutmak gibi, kategorik buyruk kendini gösterdiği zaman ahlakın gerekliliklerini yerine getirmeye özenle odaklanmaktan geçer. İşte insanın kendi kendisine örnek olması tam olarak budur.
Louise Chapman – “The value of shame“, (Erişim Tarihi: 16.07.2026)