Sosyalizm Venezuela'da sallanmış.
Venezuela'da komünden bölgeye sosyalizm fikri saldırı altında
küresel krizin ortasında venezuela'da sosyalizm anlayışının geleceği tartışılıyor; kalkınma modeli gezegenin yaşam koşullarını tehdit ediyor.
sermayenin mantığına bağlı küresel ve medeniyetsel bir krizden geçiyoruz. soru artık sadece toplumların siyasi ya da ekonomik olarak nasıl örgütlendiği sorusu değildir. soru aynı zamanda, insanlığın gezegendeki yaşam koşullarını giderek daha fazla tehdit eden bir kalkınma modeliyle yüzleşip yüzleşemeyeceğidir.
Bu söyleşide ALBA Hareketi (Amerika Halkları için Bolivarcı İttifakı) sözcüsü Hernán Vargas, Venezuela’nın geleceğinde Bolivarcı sürecin ve komünlerin rolünü masaya yatırıyor.
3 Ocak, Bolivarcı Süreç’in kendisinin karşı karşıya olduğu durum hakkında neyi gösterdi?
Karşılaştığımız sorunlardan biri şu ki 3 Ocak belirli bir günde gerçekleştiği ve hemen ardından ikinci bir saldırı dalgası ya da bir askeri işgal gelmediği için birçok insan bunu münferit bir olay olarak görmeye başladı. Bence bu bir hata. Kıta genelini şekillendirmeye devam eden ve halen sürmekte olan bir askeri ele geçirme sürecinin parçasıydı. Venezuela, her ne kadar başında Venezuela halkı tarafından seçilmiş bir hükümet bulunsa da kırılgan bir konumda kalmayı sürdürüyor.
Ülke, gezegendeki en güçlü askeri gücün muazzam baskısı altında. Venezuela’nın nasıl hareket edeceğine ve ABD’nin nasıl davranmayı seçeceğine bağlı olarak, sonuçlar yıkıcı olabilir. Venezuela fiilen diplomasiyi aşırı asimetri koşulları altında yürütmek zorunda kaldığı bir duruma itildi. Ezici bir askeri üstünlükle karşı karşıya kalan ve ABD ile doğrudan yüzleşmeye hazır müttefikleri de bulunmayan hükümet, daha geniş bir çatışmadan kaçınmaya çalışırken müzakerelerin peşinden gitmekten başka pek bir seçeneğe sahip olamadı. Bu, normal şartlar altında yürütülen bir diplomasi değil. Bu, baskı altında yürütülen bir diplomasidir. Alternatifi, çok daha geniş ve çok daha yıkıcı bir çatışma olurdu.
3 Ocak operasyonunu desteklemek üzere 150’den fazla uçak ve yedi askeri gemi konuşlandırıldığında mesaj açıktı. ABD gerilimi daha da tırmandırmaya hazırdı. Başkan Maduro’nun bir karşı saldırıya izin vermeme kararı son derece önemliydi. Bir kan gölünü engelledi ve resmi bir savaşın koşullarının oluşmasının önüne geçti. Eğer Venezuela askeri bir karşılık vermiş olsaydı, durum çok daha büyük bir can kaybının yaşanacağı, çok daha geniş bir çatışmaya doğru büyürdü.
Söz konusu olan şeyin bir hükümetin hayatta kalmasının ötesine geçtiğini savundunuz. Bugün Venezuela’da gerçekte risk altında olan nedir?
Karşı karşıya olduğumuz risklerin herhangi bir hükümetin kaderinin çok daha ötesine geçiyor. İlk risk, barışı kaybetmek. Eğer mevcut durum yeni bir istikrarsızlaştırma evresine evrilirse, bu durum nihayetinde ülkenin askeri olarak işgal edilmesine yol açabilir. Bu ihtimal hafife alınmamalıdır.
İkinci risk ise cumhuriyetin kendisini kaybetmektir. Son 27 yıldır Venezuela, egemenliği gerçek kılmaya muktedir anayasal bir çerçeveyi inşa etmek ve savunmak için kesintisiz bir çaba yürütüyor. Bu sürece her zaman itiraz edildi, defalarca savunmak zorunda kaldık. Bugün de bu çerçevenin tasfiye edilmesine yönelik bir girişimle karşı karşıyayız.
BOLİVARCI DEVRİM EGEMENLİĞİMİZİ SAĞLADI
Bu söyleşi boyunca egemenliği, aktif bir şekilde savunulması ve inşa edilmesi gereken bir şey olarak vurguladınız. Bu anlamda Bolivarcı Süreç’in rolünü nasıl anlıyorsunuz?
Egemenliği aşağıdan yukarıya doğru inşa etmek zorundayız. 20. yüzyılın büyük bölümünde egemenlik, yaşanan bir gerçeklikten ziyade resmi bir kavram olarak mevcuttu. Devlet bunu resmi olarak yönetiyordu ama pratikte Venezuela, en önemli kararların birçoğunun dış çıkarlar tarafından şekillendirildiği bir bağımlılık çerçevesi içinde işliyordu.
Bolivarcı Süreç farklı bir yol başlattı. Halk seferberliği, seçimler, siyasi tartışmalar ve örgütlenme yoluyla Venezuelalılar, içeriği daha gerçek olan bir demokrasi inşa etmeye başladılar. 1999 Anayasası bu çabanın bir parçasıydı ancak bu sadece bir başlangıçtı. Bu ilkeler somut politikalara dönüştürüldüğünde, çatışmalar baş gösterdi.
Bunu 2002 yılında çok net bir şekilde gördük. Daha önce dokunulmaz kabul edilen sorular aniden kamusal tartışma konuları haline geldi: Toprakları kim kontrol ediyor, ülkenin doğal kaynaklarını kim kontrol ediyor ve bunlar hakkında karar alma yetkisine kim sahip. 2002 darbesi sadece bir hükümete karşı bir tepki değildi. Aynı zamanda egemenliği gerçek kılma çabasına karşı da bir tepkiydi.
Aynı dinamik, PDVSA (Venezuela’nın ulusal petrol şirketi) etrafındaki çatışma sırasında da ortaya çıktı. Petrol sektörünün bir kesimi, şirket Venezuela halkına değil de onu yönetenlere aitmiş gibi hareket etti. Bunu takip eden yüzleşme, nihayetinde çok somut bir anlamda egemenlikle ilgiliydi: Ülkenin stratejik kaynaklarını kimin kontrol ettiği, bu kaynakların nasıl yönetildiği ve ortaya çıkan zenginliğin nasıl dağıtılacağına kimin karar verdiği.
Bu mücadeleler zordu ancak egemenliği soyut bir ilkeden siyasi bir gerçekliğe dönüştürmeye yönelik daha geniş bir sürecin parçasıydılar.
Bolivarcı Süreç darbelerden, yaptırımlardan, ekonomik krizden ve şimdi de doğrudan askeri saldırganlıktan sağ çıkmayı başardı. Bu direnç neyle açıklanabilir?
Son 27 yılda Venezuela›da yaşanan kilit şeylerden biri, Çavizmin yeni bir güç formülü inşa etmiş olmasıdır. Bu sadece bir hükümet ya da bir siyasi parti değildir. Toplumun ve devletin çoklu boyutlarında kök salmış siyasi bir süreçtir.
İnsanlar dışarıdan Venezuela›ya baktıklarında, Çavizmi genellikle liderliğine indirgiyorlar. Liderlik elbette önemlidir ancak çok daha geniş bir gerçekliğin sadece bir parçasıdır. Zamanla Bolivarcı Süreç; seçim siyasetinin çok ötesine geçen kurumsal bir güç, siyasi örgütlülük, bölgesel varlık ve halk katılımı biçimleri inşa etti.
Çavizmi ortadan kaldırmaya yönelik yinelenen tüm girişimlerin başarısız olmasının nedenlerinden biri de budur. Muhalefet duruma genellikle, bir başkanı görevden almanın tüm süreci tasfiye etmek için yeterli olacağı varsayımıyla yaklaşıyor. Fakat Venezuela›da var olan şey çok daha karmaşıktır. Siyasi örgütler, toplumsal hareketler, komünal yapılar, silahlı kuvvetlerin unsurları, milisler ve bu projenin inşasına doğrudan katılmış milyonlarca insan var.
Aynı zamanda, Venezuela’nın geleneksel elitleri uygulanabilir bir alternatif inşa edemedi. 2002’deki darbe girişimine liderlik eden kesimlerin birçoğu kademeli olarak iç siyasetten çekildi. Kimileri çabalarını doğrudan Washington’da bir askeri müdahale için lobi yapmaya kaydırırken, kimileri de umutlarını giderek daha fazla yaptırımlara ve dış baskılara bağladı.
Sonuç olarak, derin bir asimetri var. Çavizm; siyasi örgütlülüğe, kurumsal varlığa, bölgesel köklere ve tanımlanabilir bir ulusal projeye sahip. Muhalefet ise buna kıyaslanabilecek örgütlenme biçimleri ya da ülkeyi yönetmek için tutarlı bir teklif oluşturmakta zorlandı. Pek çok durumda muhalefetin stratejisi, kendi toplumsal tabanından ziyade giderek daha fazla dış aktörlere bağımlı hale geldi. Bu durum, Çavizmin çelişkilerden ya da zorluklardan azade olduğu anlamına gelmez.
YAŞAMIN KENDİSİ SALDIRI ALTINDA
Çavizmin sadece örgütlenmeyle değil, aynı zamanda yaşayan bir siyasi projeyle de ayakta kaldığını eklemek isterim. Bu proje bugün nelerden oluşuyor?
Gerçekten de genellikle gözden kaçan şeylerden biri, Bolivarcı Süreç’i bir arada tutan şeyin yalnızca örgütsel yapıları olmadığıdır. Süreç, aynı zamanda uzun yıllar boyunca geliştirilmiş olan bir siyasi proje tarafından da ayakta tutuluyor.
2012 yılında Chávez, "Beş Tarihsel Hedef olarak adlandırdığı şeyin ana hatlarını çizmişti. Bunları yaygınlaştırma veya insanların bunların önemini tam olarak anlamasını sağlama konusunda her zaman iyi bir iş çıkardığımızı düşünmesem de bu hedefler olağanüstü derecede önemli olmaya devam ediyor. Zaman içinde bu hedefler yeni tartışmalar ve yeni deneyimlerle zenginleşti. Daha yakın bir zamanda Başkan Maduro, aynı stratejik temeller üzerine inşa edilen bir dönüşümler döneminden bahsetti.
Bunun özünde bir ülke vizyonu var. Bu, komünden hareketle inşa edilen bölgesel bir sosyalizm etrafında şekillenen bir projedir ancak aynı zamanda emperyalist hegemonyanın tahakkümündeki bir dünyadan ziyade, çok merkezli ve çok kutuplu bir dünyaya yönelmiş; bağımsızlık, sosyalizm, üretken dönüşüm ve yeni bir jeopolitiğin inşası üzerinde odaklanan bir projedir.
Bu proje, nadiren tartışılan ancak önemi giderek artan bir şeyi de içeriyor: Yaşamın kendisinin savunulması. Sermayenin mantığına bağlı küresel ve medeniyetsel bir krizden geçiyoruz. Soru artık sadece toplumların siyasi ya da ekonomik olarak nasıl örgütlendiği sorusu değildir. Soru aynı zamanda, insanlığın gezegendeki yaşam koşullarını giderek daha fazla tehdit eden bir kalkınma modeliyle yüzleşip yüzleşemeyeceğidir.
Bunlar soyut fikirler değil. Bolivarcı Süreç boyunca somut politikalarda ve örgütlenme biçimlerinde kendilerine yer buldular. Venezuela, uzun yıllar boyunca ulusal gelirinin önemli bir kısmını sosyal yatırımlara yönlendirerek, daha önce sadece kağıt üzerinde var olan hakları garanti altına almaya çalıştı. Abluka ve ekonomik kuşatma koşullarında bile bu taahhüt, önemli bir onur meselesi olarak kaldı.
Bolivarcı Süreç’in ayırt edici özelliklerinden biri, kamu politikasını halk örgütlenmesiyle ilişkilendirme çabası olmuştur. Pek çok durumda insanların sorunları tespit etmeye, çözümler tasarlamaya ve kaynakları yönetmeye doğrudan katılmasına olanak sağlayan topluluk örgütlenmeleri eşlik etti.
Zamanla bu deneyimler, komünal konseylerin ve daha sonra komünlerin gelişmesine katkıda bulundu. Buradaki fikir sadece kamu yönetimini iyileştirmek değil, aynı zamanda toplulukların kendi kaderini tayin ve kolektif karar alma biçimlerini giderek daha fazla uygulayabileceği mekanizmalar yaratmaktı.
Komünleri bu özel anda neden bu kadar önemli görüyorsunuz?
Komün önemlidir çünkü tartıştığımız fikirlerin çoğunun günlük yaşamda somut biçim aldığı yer burasıdır. Egemenlik, katılım ve bölgesel sosyalizmden bahsettiğimizde bunlar soyut kavramlar değildir. Topluluklar içinde gerçek örgütlenme ve karar alma mekanizmalarıyla ifade edilmelidirler.
Venezuela’da yaşanan şey, bu sürecin kademeli olarak derinleşmesidir. Halk oylamaları yoluyla topluluklar öncelikleri belirliyor, teklifleri tartışıyor ve kaynakların nasıl tahsis edileceğine karar veriyor. Pek çok durumda projeleri topluluğun kendisi yürütüyor. Bu durum, devlet ile örgütlü toplum arasındaki ilişkiyi değiştiriyor.
Son yıllardaki en önemli gelişmelerden biri, halk oylamaları vasıtasıyla kaynakların ve karar alma gücünün doğrudan örgütlü topluluklara aktarılması çabası olmuştur. Bu oylamalar sayesinde komünler öncelikleri belirliyor, projeleri seçiyor ve bunları doğrudan uyguluyor. Bu anlamda komün, giderek sadece bir katılım alanı olarak değil, bir yönetim ve bölgesel planlama merkezi olarak tasavvur ediliyor.
Aynı zamanda, komünün sadece bir katılım alanı değil, bir üretim alanı olduğu yönündeki vurgu da büyüyor. Ekonomik egemenliği inşa etme zorunluluğu, petrole olan bağımlılığın ötesine geçmeyi ve yerel ile komünal üretim biçimlerini güçlendirmeyi gerektiriyor.
Yaptırımlar, abluka ve dış baskılarla damgalanan mevcut bağlamda, bu örgütlenme biçimleri çok daha büyük bir önem kazanıyor. Bunlar sadece yönetim mekanizmaları değil, aynı zamanda kolektif bir direnç gösterme biçimleridir.
Bu nedenle komünü, Venezuela toplumunun savunulmasında ve dönüşümünde stratejik bir unsur olarak görüyorum. Bu, halk örgütlenmesinin derin bir medeniyet kriziyle karşı karşıya olan bir dünyada hem bir direniş biçimi hem de bir alternatif olarak gelişmeye devam ettiği daha geniş bir tarihsel sürecin parçasıdır.