Erdal Güney kitap çıkarmış.
Vicdanın adı bazen mahcubiyettir
erdal güney, yeni öykü kitabı ‘gecikmiş bir konuşmanın mahcubiyetiyle’de bireysel kırılganlık ve toplumsal belleği buluşturuyor. güney, yazının sorumluluğu, mahcubiyet duygusu ve müzik emekçisinin telif mücadelesini değerlendirdi.
erdal güney, yeni öykü kitabı ‘gecikmiş bir konuşmanın mahcubiyetiyle’de bireysel kırılganlık ve toplumsal belleği buluşturuyor. güney, yazının sorumluluğu, mahcubiyet duygusu ve müzik emekçisinin telif mücadelesini değerlendirdi.
Öykülerinde sıradan insanların hayatına yaklaşırken büyük toplumsal meseleleri de görünür kılan Erdal Güney, yeni kitabı ‘Gecikmiş Bir Konuşmanın Mahcubiyetiyle’de okuru vicdanla yüzleşmeye çağırıyor.
Güney’e göre pişmanlık geçmişte kalırken, mahcubiyet insanı dönüştüren bir bilinç hâli. Edebiyatın toplumsal olanla bağını, bugün neden birlikte konuşmaya ve örgütlenmeye ihtiyaç duyduğumuzu anlatan Güney; yeni plağı ‘Perihel-Afel’den Türkiye’de müzik emekçilerinin telif mücadelesine kadar uzanan önemli değerlendirmelerde bulunuyor.
Kitapta toplumcu gerçekçi bir damar hissedilirken, bu tek boyutlu bir anlatıya dönüşmüyor. Aksine bireyin iç dünyasına, o insani kırılganlığa da dayanıyor. Siyasallıkla bireysel estetiği dengelerken nasıl bir hat izlediniz?
Edebiyatın kendi hattından bir modelleme yaparak yazmaya başlamadım. Tekniği, bilgiyi ediniriz ama ne yazacağımız hayatla kurduğumuz ilişkiyle doğrudan ilgilidir. Kendimizden kaçma şansımız yok. Bence bütün hikâyeyi kuran, üreten kişinin kendisiyle ve bir parçası olduğu toplumla buluşma çabası aslında. Kendi kuşağımın bir anlamda talihsizliği diyebileceğim durumu şu: dâhil olduğum kuşak; modern dönemin büyük anlatılarına da ikna olmuş, neoliberalizmin artık felsefe, ideoloji ve toplumsal hayatla bütünleştiği postmodern dönemi de yaşamış bir kuşak. Bir süredir de post-truth dönemindeyiz ve her dönemde olduğu gibi neoliberalizm, bireyi sömürü ilişkisine ikna etmeye çalışmakta. Biz sistemle tek başımıza, bireysel olarak ilişkilenmeyiz; toplumsal olanla da bağımızı kurmamız gerekiyor. Sisteme karşı ancak böyle mücadele edebiliriz. Aksi takdirde; bireylerin bireylerle yaşadıkları sorunlar üzerine hikâyelerin kurulduğu, kimliklerin diğer kimliklerle meselelerinin öyküleştirildiği örneklerin yaygın olduğu bir dönemde hepimize ait olanı yani toplumsal olanı değerli kılmaya gücümüz olamayacaktır. Olayları, bizi birbirimize daha fazla yakınlaştırabileceği bir yerden kurgulayıp, öykülendirip, buna uygun bir dille yazmaya çalıştığım bir kitap bu. Dilerim niyet, okur nezdinde karşılık bulur.
Başlık bir vicdan hesaplaşması gibi; hem sosyo-politik bir suskunluğu hem de gecikmişliği çağrıştırıyor. Bu mahcubiyet ne ifade ediyor?
Editörüm Cansu Canseven’in önerisiydi başlık. Adı geçen öyküde gecikmişlik, bir pişmanlıktan çok bir mahcubiyet oluştursun istedim. Çünkü mahcubiyet bilişsel bir durumdur, kendimizle yüzleşme olanağıdır ve bunu dışımızdakini düşünerek yapabiliriz. Hayatınızın sonrasını dönüştürmeye izin verir. Pişmanlık, bence zamanı, onun yaşandığı âna hapseder ve geride kalır. Bizimle beraberliğini sürdüremez, bir unutma hâline dönüşür. Pişmanlıklar sürdürülebilir bir alışkanlık gibiyken; mahcubiyetler ise bizi dönüştürür düşüncesindeyim. Bireyin toplumsal hayatta kurduğu ilişkide “gecikmesi, zamanında davranamaması, kendini bu sürecin yaşandığı dönemde duygu, düşünce ve konforuyla perdelemesi…” Bunların mahcubiyetiyle buluşabilen birey, yarın hayata dair kapsayıcı cümleler kurabilir. Ama böyle açıklayıcı ifadelerle bir cümlenin, öyküde okura bırakılacak serbest alanı zedelemesini de istemem.
Peki biz toplum olarak neleri konuşmaya geç kalıyoruz?
Toplumsal konuşma şudur aslında: Sokaklara vuran bir işçinin emek talebi sesi, bir slogan, örneğin Gezi. Gezi çok müzikal bir yerdi bence. İnsanların birlikte söylediği şeyler önemlidir. Benim asıl takıldığım yer, birlikte konuşabileceğimiz alanların toplumsal pratikte daha yoğunlaşması. Bu dönem bunu kırıyor. İşçi sınıfının vermiş olduğu emek mücadelesi yasal olarak engelleniyor, sendikasızlaştırma hukuksal bir tercih iktidar açısından. Tarım alanlarının enerji, maden alanlarına dönüştürülmesi, zeytin ağaçlarının kesilmesi, küresel ısınma, savaşlar, kadın cinayetleri, yabancılaşma, rejim inşası… Bireysel mevzular kendi simülasyonunuzun içinden konuşmaya tekabül ediyor. Toplumsalın konuşması ise hepimizi kapsıyor ama dili, talebi, üslubu ve şiddeti farklı. Bu katmanın içinde konumlanabilmekle başlıyor konuşmak. Örgütlü olmamız gerekiyor. Birlikte mücadele etmeye değer her ne varsa bunu birlikte yapmamız gerekiyor.
Öykülerde politik bir duruşun yanında hümanist bir çizgi de var. Sizce insanı bütünüyle, tüm hümanist derinliğiyle ele almadan yapılan bir politik anlatı eksik midir?
Evet eksiktir. Var oluşumuz yalnız ve bireysel bir hat izliyor ama hayat, kendi yalnızlığımızı çözümsüzlük, çaresizlik, hüsran ve insana özgü bütün değerlerle ifade ediyor. Toplumsal olanın; insanın umutlarını, bir arada yaşama kültürünü önemseyen bir yerden bakması gerektiğini düşünüyorum. Toplumsalın hümanist bir yerle ilişkilendirilmesi biraz sarıp sarmalama hikâyesidir. Toplumsal bilincin, bütün bireyleri şefkatle sarıp sarmalamasını isterim. Sonuçta insanın insan olma çabasıdır sözünü ettiğimiz mücadele.
Şahıs kadronuz sıradan insanlardan oluşuyor. Sizden izlerin olduğunu hissettim öyküleri okurken. Bu öyküler “Artık konuşma vakti geldi” dediğiniz tanıklıkların yansıması mı?
Öyküler bir anı-biyografi örneği değil. Zaman ve uzamdan oluşan bir bütünün içindeyiz. Yaşadıklarım başkalarının yaşadıklarıyla benzer şeyler. Yazdıklarımdaki dramatik çatışma konusu kişiye göre değişir ama biz aynı şeyleri yaşarız. Sadece bunun çeşitlemeleri vardır. Örneğin; kitaptaki 1 Mayıs öyküsü, öyküyü okumayan ama 1 Mayıs’ları yaşayan birçok kişinin başından geçer. Öykülerdeki olaylar okurun yaşadıklarıyla benzerlikler taşıyabilir fakat olay çeşitliliğini kurgusal gerçeğin oluşturabileceğini düşünüyorum. Bence her an, konuşmak isteyene “Artık konuşma vakti geldi” düşüncesini üretir. Benim açımdan buna cesaret bulmuş olmak, vakti belirleyen olabilir.
Mekân ya da çevre kitabın bütününde oldukça canlı. Bolca da betimleme yapıyorsunuz. Yazı yaşamınızda mekân-insan ilişkisi nasıl şekillendi?
Mekânla biz, bizle mekân bir şekilde ilişkileniriz. Öyküdeki karakterin iç dünyasını, kendi yaşam mekânıyla kurduğu serbestliğe, özgünlüğe göre o mekânı tanımlamaya çalıştım. Karakter üretim alanındaysa o mekân üzerinden karakterin toplumsal bağla ilişkisini ifade etmek istedim. Bu bir sokak, meydan vb. ise orayı da karakterin diğer mekânlardan farklı olarak, kalabalıkla orada nasıl olabildiğini, dönüşümünü sorgulamak isterken de mekânın kendisinde yanıt aradım. Bu anlamda mekânı öykülerin içinde var etmeye çalıştım. Okuru görsel bir evrene dâhil etmek de bu çabanın önemli bir parçasıydı.
Her öykünün öncesinde de birer çizim görüyoruz kitapta.
Mustafa Cüstan’ın resimleri onlar. Öykünün bir kesitinden bir fotoğraf aslında her biri. Okuru, öyküden bir ânı paylaşarak yazıya davet etmeye çalıştık.
TELİF EKONOMİK VE DEMOKRATİK BİR HAKTIR
Evet, Ada Müzik’ten çıktı. İsmi ‘Perihel-Afel’. Dünyanın güneşe en yakın ve en uzak zamanlarını tanımlayan sözcükler. Plak, uzun zamandır belgesel, sinema ve diziler için yaptığım müziklerden bir seçki. Hareketli görüntüde müziği dramatik yapıya uygun hâlde yorumlarız. Bütün orkestrasyonu koymayız veya sahneye uygun olması açısından kısa bir temayla hareket ederiz. Müziğin o yapımdan bağımsız olarak da bir şey anlattığını düşünüp tekrar düzenleyerek enstrümanlar ekledik. Plağın bir yüzü Afel, diğer yüzü Perihel. Tanıtım cümlesi de şöyleydi: “Güneş sabit, dünya dönüyor.” Buradaki metafor şuydu: Güneş sabit; aydınlığıyla, ışığıyla… Dünya buna yaklaşıyor. Bu umutlu ışığa, aydınlığa, bazen yüzümüzü çevirip uzaklaşıyoruz, bazen yüzümüzü dönüp yaklaşıyoruz. İnsanın değişkenliğine, dönemsel talihsizliklere vurgu yapmak için ifade etmiştim. . Hatırla Sevgili, Bu Kalp Seni Unutur mu?, Elveda Rumeli gibi dizilerden, Asi Ruh Beşiktaş gibi belgesellerden, bazı sinema çalışmalarından örnekler var diyebilirim.
Film müzisyenlerinin telif hakları ne durumda?
Biz müzik emekçileriyiz. Bir üretimde bulunmak ekonomik ve politik bir zeminde yürüyor. Telif ekonomik ve demokratik bir haktır. Müzisyen meslek birlikleri tüzel kişilikleri gereği Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı. Hâliyle kültür sanat politikaları iktidarın keyfi politikalarına göre şekilleniyor. Örneğin, şu sıralar Kültür Yolu Festivalleri’nde inanılmaz bütçeler, olağanüstü harcamalar yapılmakta. Meslek birliklerinin alması gereken özel kopyalama harcı dâhil olmak üzere, müzisyenlere aktarılması gereken ödemeler yapılmamakta. Ödemelerin tamamı iktidarın tasarrufunda. Bizim sağlık ve emeklilik hakkımız yok. Özel sağlık sigortasını meslek birliği yapıyor fakat belli düzeyde telif elde edemeyen müzisyenler bu olanaktan faydalanamıyor.