Ali, Ayşe'yi unutmuş.
Yakup Karbuz yazdı: Ali Ayşe’yi unuttu. Herkes Ali’yi unuttu
yakup karbuz'un yeni yazısı ali ve ayşe'nin hikayesini anlatıyor. ay ve denizin sevişmesine tanık olunan bir sabah ayşe, ali'yi düşünerek uyanıyor.
yakup karbuz yazdı: ali ayşe’yi unuttu. herkes ali’yi unuttu ay ve denizin sevişmesine tanık oldunuz mu hiç? ne fotoğrafla ne yazıyla tarif edemem bunu. bu öyle bir an ki sizi zamanın gerçekliğinden alıp kendi içinizde zamansız bir yolculuğa davet eder. ayşe o sabah ali’yi düşünerek uyanmıştı. ali utangaç sözlerini kendi içinde boğan bir çocuktu. öz […].
Yakup Karbuz yazdı: Ali Ayşe’yi unuttu. Herkes Ali’yi unuttu
Ay ve denizin sevişmesine tanık oldunuz mu hiç? Ne fotoğrafla ne yazıyla tarif edemem bunu. Bu öyle bir an ki sizi zamanın gerçekliğinden alıp kendi içinizde zamansız bir yolculuğa davet eder.
Ayşe o sabah Ali’yi düşünerek uyanmıştı. Ali utangaç sözlerini kendi içinde boğan bir çocuktu. Öz dilini yutarak duygularını başka bir dille anlatmaya çabalamaktan yorgun düşüp sessizliği seçmişti. Ayşe, Ali’nin gözlerinin içinde kayboluyordu. Bölümün en havalı kızıydı. Okulun en sinik adamına tutulmuştu.
Şiirler ve şarkıların ruhumuzu alıp rüzgârlara karıştırdığı zamanlardı. Her köşe başında sevişiyordu gençler. Bir şiirin içinde kayboluyor, bir sloganın ritmiyle cesaret buluyorduk. Akşamları Afrika Birahanesinde buluşuyor gece yarılarına kadar tartışıyorduk.
Ali bir gece hiç uyumadı. Ayşe’nin gözlerine bakmaya çekiniyordu ama o an göz göze gelmişti onunla. Bir an için kalbi varmıştı Ayşe’nin kalbine… Ahmed Arif’i çok severdi…
Maviye, Maviye çalar gözlerin, Yangın mavisine. Rüzgârda asi, Körsem, Senden gayrısına yoksam, Bozuksam, Can benim, düş benim, Ellere nesi? Hadi gel, Ay karanlık…
“Manyaklaşma oğlum. O mavi gözler bakar mı sana hiç? Şımarık bir şehirli o…” diyor ama avutamıyordu kendini. Murat en yakın arkadaşıydı. Baduryan derdi ona. Saf bir Ermeni genciydi. “Bir akşam bira içmeye gidelim mi?” dedi Murat’a. İkiletmedi arkadaşı, sözleştiler.
Ayşe, Ali’nin gözlerinde erimekten vazgeçmişti. Anlamsız bir sevda işte diyerek yüzünü Şahin’e dönmüştü. Her eylemde, her forumda Şahin öne çıkıyor, konuşmasıyla gençleri etkiliyordu.
İki biranın ardından anlattı Baduryan’a duygularını. Kafasını salladı Murat… Tam söze başlayacaktı ki içeriye girdi Ayşe, yanında arkadaşlarıyla… Ali, Ayşe’yi izliyordu. Bu sefer görmemişti onu… Sonra uzaktan bir bakışın üstünde olduğunu hissetti Ali. Kafasını kaldırdı. Ayşe ona el sallıyordu. Utanarak karşılık verdi.
Ayşe dudak dudağa geldiğinde başka bir gençle, Ali gülümsedi… “Ayşe Ali’yi seviyo!” diye yazdı duvara. İçine kaçan sesine de kızdı. Kaba konuşmasına, hoyrat görünümüne.
O yıllarda yalnız Ali değildi suskun olan. Hepimiz başka şeyler arıyorduk.
Vedat, annesini arıyordu. Hiç tanımadığı sokaklarda, hiç tanımadığı mekânlarda büyük konuşmalar yapıyor, kendine bir yuva bulmaya çalışıyordu. O zamanlar tanıştı Serdar ve Yüksel’le. Her akşam evlerine gidiyor aralıksız siyasal çözümlemeler yapıyordu.
O evin pencerelerinden şarkılar ve şiirler geçiyordu oysa. Bol kahkahaların ardında gizlenmiş kederlerin ve kırık hayallerin izleri… “Biliyor musunuz?” demişti Serdar bir akşam. “Biz bambaşka bir hayatın kapısında duruyoruz. Hiçbir şey ama hiçbir şey benzemeyecek bugüne…” Kafası güzel oldu diye düşünürken ayağa kalktı Vedat; “Evet, artık romantizm çağının kapanacağını ilan ediyorum buradan. Unutmayın, 1999 milat olacak!” demişti.
Yüksel Ankara’da yaşadığı büyük aşkın heyecanı ile gülümsemişti Vedat’ın o akşam söylediği sözlere… Ankara’da, ayazda sevgilisi ile el ele dolaşıyor şiirler, sözlere, sözler sevişmelere karışıyordu. Yaşadıklarının gerçek olup olmadığını düşünüyordu ara ara. Ki bir akşam eski sevgilisi Melda geldiğinde o çok sevdiği kadını onunla aldattığında da bunu düşünüyordu. O gün ve sonrasında kapanan bir çağın gerçekliğini anlamıştı.
“Beklenmedik bir anda terk edilmişsindir bütün sevdiklerince Suçlamak istemesende hiç kimseyi üzünçle yanmakta yüzün Adını bile koyamadığın bir boğunç dolmakta şimdi yüreğine Ve usulca ağmaktadır gözlerinin peteğine ağulu bir hüzün…” /Ahmet Telli
Neredeydi şimdi? Nasıl bir sondu o gün? Ne çok acı birikmişti arkasında. Vedat ne yapıyordu şimdi? Serdar ile kavga etmişlerdi. Büyük bir gazeteci olacaktı, banka hesabı şişkin bir kodaman olmuştu. Nasıl ne zaman değişmişti? O anlamsız konuşmaları yapan kendisi miydi? İnanmadığı şeyleri söyleyip duruyordu. Cebinde parası yoktu. Sevdalıydı. Nasıl da mutluydu. Neden orada kalmıştı? Neden Vedat haklı çıkmıştı?
Ali Ayşe’yi unuttu. Herkes Ali’yi unuttu. Ali bir şiirle çıkageldi yıllar sonra…
Kaybolmuştu. Eksik bir zamandan geliyordum.
Kendi dilim yabancıydı artık bana. Türkçe sevişiyordum.
Şahin ünlü bir politikacı olmuştu. Şimdi yerli ve milliydi. Ağzı iyi laf yapıyordu yalan yok.
Melda ile karşılaştığında ikisi de şaşkınlıkla bakakaldılar birbirlerine.
Nasıl da yaşlanmıştı. “Melda nasılsın?” diye sormuştu kekeleyerek. “İyiyim Yüksel. Hiç değişmemişsin… Gözlerin aynı kalmış…”
“Kırgın mıdır hâlâ bana?” diye sormuştu utanarak.” “Bilmem” demişti… Yirmili yaşlarının ortasında görünen bir delikanlı; “Anne! hadi geç kalacağız” diye seslendiğinde Melda’ya, içinden bir kuş kanatlanmıştı Yüksel’in…
Ay’la denizin seviştiği bu efsunlu geceden kırık dökük cümleler kaldı geride…Bir yılı milat alıp vardığı bu zamanın ötesine savrulurken… O gece Melda ile sevişirken, “yazık oldu yarınlara” çalıyordu radyoda. Cep telefonundan o şarkıyı açtı. Ay’a baktı. Ay içine baktı. İçi aşka…
Yüksel’in ev arkadaşı Serdar Edirne’ye Afrika’ya gittiğinde elli yaşındaydı. En son oradan ayrıldığında yirmi iki yaşındaydı. Afrika’nın her köşesine sinmiş anılar vardı zihninde… Fuat mezun olduktan iki yıl sonra kanserden ölmüştü, Mehmet trafik kazasında, kırkına varmadan… Ali’nin mecnun olduğu söyleniyordu. Erman hoca olmuşu. Korkak bir solcu olarak var olmayı seçmişti. Kimseyi aramıyordu… Melda zengin bir adamla evlenmişti. Yüksel’in büyük bir iş adamı olduğu söyleniyordu. “TÜSİAD’ın Başkanı bile olur” diye dedikodu yapıyordu arkadaşları. Kitabının dosyasını yayınevine vermişti. Bandrol alındı haberini bekliyordu.
Kimse kuşağının hikâyelerini yazmamıştı. Yazılacak gibi de değildi ya. Sıradan hikâyeler kimin umurunda olur ki… Eyüp ağabeyi görür gibi olmuştu barın arkasında. “Nasıl yani!?” Diyerek gözlerini kırpıp açmıştı. Oydu. Yanına gitti. “Eyüp abi…” dedi şaşkınlıkla. Adam gülümsedi; “Ben Barış. Eyüp benim babamdı” dedi. Sarsılmıştı… “Kusura bakma Barış… Yıllar oldu. Bu kadar mı benzer bir insan babasına” diye karşılık verdi gülümseyerek. Ardından “Baban nasıl…?” diye sordu. Barış’ın gözlerinden bir hüzün bulutu geçti. “Babamı geçen yıl kaybettik abi. Hiç beklenmedik bir anda kalp krizi geçirdi…”
Eyüp abinin ölümü mü, zamanın bu çılgın akışı mı o da bilmiyordu… Bir ağlamak geldi içinden. Tutamadı. Elindeki peçeteyle gözlerini sildi. Masadaki peçeteler yetmedi sonra… Gönül Yazar çalmaya başladı… “Sen bensiz ben sensiz…” “Abi iyi misin?” diye sordu yan masadan bir genç. “İyiyim… Yıllar önce buralarda çok vakit geçirirdim. Duygulandım biraz,” dedi gence. Sonra masalarını izledi gençlerin… Kalktı…
Vedat kendisine hâlâ bir yuva arıyordu. Bulduğunu sanmıştı…” Yalan söylemekten usandım artık. Bir koca yalanı yaşadım ömrüm boyunca…” diye geçirdi içinden. Düş Sokağı Sakinleri’ni açtı. Gençliğinde radyoda Düşler Ülkesi isimli programı dinlerdi. Ve hep bu grup çalardı o programda. Acaba nerededir o programcı? diye düşündü… “Düşler Ülkesi’nin kapıları açılıyor şimdi. Ve siz yanınızda kimi görmek isterseniz onu alıp giriyorsunuz o kapıdan içeri… Yaptıklarınızı, yapamadıklarınızı ve yapmak istediklerinizi…” anonsuyla başlardı program. Bazen inanırdı o sözlerin sihirli olduğuna. Üç saat bazen beş-altı saat sürdüğü bile olurdu. Hiç bıkmadan dinlerdi…
Pencereyi kapatmak için kalktığında karşı evin camından kendisine bakan bir kediyi gördü… Kedinin gözlerini gördü… Annesinin sesine karıştı kedinin gözleri… Yuvasını bulmaya yaklaşmıştı…