Şehit Cafer'in hikayesi Tom Sawyer'miş.
Yakup Karbuz yazdı: Şehit Cafer, NATO ve Tom Sawyer
yazar yakup karbuz, çocukluk anıları ve şehit cafer i̇lkokulu'ndaki öğretmeninin anlattıkları üzerinden nato ve tom sawyer karakterini ilişkilendiriyor.
şehit cafer, nato ve tom sawyer yazamadıklarımı yazdıklarımın arkasına gizliyorum. küçük bir çocukken şehit cafer i̇lkokulu’nun bahçesinde şehit cafer’in kim olduğunu bizlere anlatan ilkokul öğretmenim geliyor aklıma. sonra derste bize nato ve varşova paktı’ndan bahsettiği… nato’nun yaptıklarını anlattıktan sonra benim; “o zaman neden biz de varşova paktı’nda değiliz. neden nato’nun içindeyiz?” diye sorduğumu, öğretmenimin gülümseyerek […].
Yazamadıklarımı yazdıklarımın arkasına gizliyorum. Küçük bir çocukken Şehit Cafer İlkokulu’nun bahçesinde Şehit Cafer’in kim olduğunu bizlere anlatan ilkokul öğretmenim geliyor aklıma. Sonra derste bize NATO ve Varşova Paktı’ndan bahsettiği… NATO’nun yaptıklarını anlattıktan sonra benim; “O zaman neden biz de Varşova Paktı’nda değiliz. Neden NATO’nun içindeyiz?” diye sorduğumu, öğretmenimin gülümseyerek “Bunu istemezler” deyişini. İki ay sonra gözyaşları ile bize veda ettiğini. Nasıl ağlamıştım öğretmenimizin gidişine. Sene 1983’tü sanırım. İlkokul 3. Sınıfta, Aydın Germencik’teydim. NATO’ya kurban gitmişti. Sürgüne yollamışlardı öğretmenimizi. Şimdi daha iyi anlıyorum. Gencecik bir kadındı. Bu arada Şehit Cafer, Kurtuluş Savaşı yıllarında Aydın ve çevresinde Yunan işgaline karşı silahlı direniş gösteren Kuvay-ı Milliye kahramanlarından birisidir. 1919 yılında Germencik’te Yunan birlikleriyle girdiği çatışmada şehit düşmüştür. Bize Şehit Cafer’i coşkuyla anlatan öğretmenimiz “hain” olarak damgalanmıştı o dönemin muktedirleri tarafından demek.
Kendi evlatlarına, düşünenlere tahammül edemeyen bu memlekette, romanlar ve öykülere sığınarak kendimizi ayakta tutmaya çalışıyoruz.
Büyük meselelerin çözümünün küçücük adımlarla mümkün olabileceğine, çoğu kez hem insanların hem de devletlerin küçük korkulara teslim olduklarına inanıyorum. Unutmak arkamızda büyük bir uçurumla gezmekse geçmişe takılıp acıları gelecek kuşaklara “kan davası” gibi miras bırakmak da cehennemi içinde taşımaktır kanımca. Geçmişin günahlarını neden çocuklarımız taşısın? Neden aydınlık bahçelerde el ele birlikte oynayamasınlar? Aklım almıyor bunu. Büyük şair Ataol Behramoğlu’nun o muazzam dizesi yolumu açan ışık oluyor belki de: “Bebeklerin ulusu yoktur”
Ama acının, nefretin boy verdiği bu coğrafyada çoğu kez mecalsiz bırakılıyoruz. Sil baştan anlatmaya çalışmak, herkesin haklı olduğu bir yerde “Elbette. Ancak…” diye başlayacak yeni cümleler kurmak da yoruyor insanı.
Küçük bir çocukken on gün süren ağır bir gribe yakalanmıştım. Ortaokul 1 yeni bitmiş köyde, eski evde bir karyolada yatıyor, yağmurun sesi ile bir uyuyor bir uyanıyordum. Bahçemizdeki ıhlamurun yardımı ile iyileşme yoluna girmiştim. Yarı iyi yarı kötü yatarken sanırım babam Tom Sawyer’ın Maceraları kitabını getirmişti. Üç kez okuduğumu hatırlıyorum. Hala o kitabın üstüne kitap tanımam. Galiba o gün bugündür yaramaz çocukları hep kendime yakın bulmuşumdur. Bana hep daha gerçek, daha sevinç taşıyıcısı gibi gelmişlerdir. Bunu, Kazım Koyuncu ile yaptığım bir söyleşide de dile getirmiştim. O da bu coğrafyanın yaramaz çocuğuydu.
Nefretin egemenliğini ilan ettiği bu kör zamanlarda araya sızıp kitaplardan söz etmeyi çok seviyorum. Çünkü konforlu alanlarımıza kendimizi hapsedip bizlere bir şey olmayacağına inanıp günlerin geçmesini bekliyoruz hep. Blake Crouch’ın Karanlık Madde isimli kitabının bir yerinde şöyle bir cümle yer alıyor; “…Hayatımın her ânının kıymetini bildiğimi sanıyordum ama burada, soğukta otururken öyle olmadığını anlıyorum. Başka türlüsü mümkün müydü ki? Her şey altüst olana kadar sahip olduklarımızın kıymetini, ne kadar hassas ve kusursuz bir dengeye bağlı olduklarını bilemeyiz…” sahiden bir gün sana da dokunuyor ucu. Acılar ve nefret kimseye torpil yapmıyor çünkü…
“Neşemizi çalamazlar” sözü bir klişe oldu biliyorum. Fakat ben çaldırmamaya gayret ediyorum siz de öyle yapın. Bunca keder ve acının ortasında kendinizle, olup bitenlerle dalganızı da geçin. Hayat öyle asık suratla yaşanacak kadar uzun değil. O kadar da sihirsiz değil ayrıca. Ekin Kadir Selçuk’un “Geç kaldığımız Her Şey Gibi” romanında yer alan şu paragrafı kaçımız yaşamadık düşünmedik ki. “Yalnızlaşmasının nedenini anlıyordu: Heves ve neşe. İnsanlar heveskâr, neşeli birine tahammül edemiyordu. Birinin yüzündeki ışıltı onların karanlığına dokunuyordu. Gülümseyen birini görünce tedirginleşiyor, bu neşeyi bir tür suç gibi görüyorlardı. Bu ülke Neşesizler Cumhuriyeti (NC) adını çoktan hak etmişti…” Ama bu cumhuriyetin neşesini savunmak da bize düşüyor. Enseyi karartmıyoruz.
Sözler beni oradan oraya savurur durur. Biliyorum;
“Sesimde bir yanma bir kekrelik uzayıp giden bir çöl yalnızlığı Gazeteleri okumuyorum başım dönüyor sulanmamış çiçekler gibi kuruyor her şey her şey bir yolculuğun hüznünü taşıyor gidip de gelmemek üzere bütün yüzler…” Ahmet Telli’nin dizeleri dolaşıp duruyor içimizde. Oturup bir kahve içip iki satır okuduktan sonra gözlerimiz dalıp dalıp gidiyor. Çaresizlik hissi sarıyor ruhumuzu, ruhumu. Kaldırıp başımı köydeki eski evimizin camından bahçedeki ıhlamura bakıyorum o vakit. Arkadaşlarımı toplayıp İzmir’e kaçma planları kuruyorum kafamda. Gülüyorum. Yeniden görmek istiyorum o penceremden aynı ağacı…Lakin, Ihlamurumu annem çürümeye başladı diye kestirmişti. Bakınca bir boşluk duruyordu yerinde artık. Çok kızmıştım anama. Lakin geçen hafta köye gittiğimde gördüm. Kökünden yeniden canlanmış Ihlamur. Mis gibi geri dönmüş hayata.
Anladım. Doğa ana sesimi duymuş, hayata kırıldığın yerden yeniden başla demişti bana. O gün tüm aile kahkahalarla gülmüştük. Başımız göğe bakmıştı. Hava güzel, bulutlar umut yüklüydü.
Söz biterken derim ki; güzel bir şiir ya da öykü kitabı veyahut da iyi bir roman almayı unutmayın. Alırken aklınıza geleyim ama…