Yakup Karbuz şiirle dertleşmiş.
Yakup Karbuz yazdı: Ve acı sadece bir şiir olarak kalırmış hayata…
yazar yakup karbuz, hayatın acılarını ve yalnızlığını şiirler üzerinden anlatırken, sami baydar'ın "ölüm i̇çin vişneler" kitabından alıntılarla duygusal bir yolculuğa çıkıyor.
ve acı sadece bir şiir olarak kalırmış hayata… “o kız bana aşıktı. ve sonra öğrendim ki oğlum da onunla birlikte ayrılmış benden” bir şiir kitabının ortasında yalnızlığını içine çeken şairin hayatına kederlendiğin anda gelen ileti ile sarsılıyorsun birden… sami baydar’a bakıyordum; “…en güzel tatlıydı. ölüm i̇çin vişneler…” rutubetli odası, sigara paketi, çakmağı…anadolu’nun kör bir yerinde […].
Ve acı sadece bir şiir olarak kalırmış hayata…
“O kız bana aşıktı. Ve sonra öğrendim ki oğlum da onunla birlikte ayrılmış benden” Bir şiir kitabının ortasında yalnızlığını içine çeken şairin hayatına kederlendiğin anda gelen ileti ile sarsılıyorsun birden… Sami Baydar’a bakıyordum; “…En güzel tatlıydı. Ölüm İçin vişneler…” rutubetli odası, sigara paketi, çakmağı…Anadolu’nun kör bir yerinde sıkışmış hayatını görmüştün. Yaptığı resimleri hüzünle izlerken…Hiç tanımadığın şair için efkarlanırken geldi o ileti…
Ne çok insan için üzüldüm. Ne çok kederi ve sevinci taşıdım yüreğimde. Ve nasıl da sevdim kahkahaları en çok kırıldığım yerden kalkarken ayağa. Büyük şairleri bilirdim. Dizelerini okurken büyürdüm ben de… “Gözlerin gözlerime değince felaketim olur ağlardım…”
Ölüm arkamda adım adım gezerken aziz dostum Deniz ile birlikte; “Dikkatli olmalıyız” dediğimiz günün gecesinde şehrin en ıssız sokaklarında gezerken anımsıyorum kendimizi. Divane miydik? Kahraman mıydık bilmiyorum. Trabzon’da Hrant’ı vurdukları zamanlardı. Yöneticisi olduğum gazeteye “Güvercini de vurdular” manşetini attığımız günün gecesiydi ve kayboluyorduk kentin ıssız sokaklarında. Beni nasıl öldüreceklerini anlattıkları bir elektronik posta düşmüştü o gün mail kutuma. Deniz’le dolaşıyorduk. O, kentin ötekisiydi. Belki memleketin de… Tunceli’den Trabzon’a gelmişti. Trabzonlu aydın olarak yaptığı belgeseller ve işlerle anılıyordu gazetelerde, yazılarda…Şimdi onun da yolu düşmüyor kentin sokaklarına. Bir vakitler hiç ayrılmak istemediği şehre küsenlerden ve gidenlerden…
Kapımız kaygıyla çalmıştı. Son finallere girecek ardından yaşadığımız kentlere dağılacaktık. İki gün önce misafir olduğu eve polis baskını yapılıp salıverilen arkadaşımız, evine gitmeye korkuyordu. Bize sığınmıştı. Her an kapımız çalabilir o son finale giremeyebilirdik. Ama tereddütsüz evimizi açmıştık. Sabaha kadar ders çalıştık… Nöbetleşe uyuduk, uyandık. Derken saat 04.00 gibi kapı çaldı. “İşte şimdi bittik” diye geçti içimden. Arkadaşımın yüzü bembeyazdı. “Bir şeyler giyinin üstünüze” dedim. Ben de hızlıca hazırlandım. Hayatımın en zor kapı açışıydı. Gelen kız arkadaşımdı. Kahkahalarla güldük. Sınavlara girdik. Hepimiz bambaşka hayatlara savrulduk. Sadece dostumuzdu. Ve dostlarımız için aynı yolda yürümesek de birlikte bedel ödeyecek kadar iyi çocuklardık.
Kötü olmadan önceydi. Kitaplar elimden düşmez ama kitapların sarhoşluğu ile hayatı da ıskalamazdım. Beni aradığında anladım ki insan, en büyük kederini bile kör olur başka hayatlara öteleyebilirmiş. Ve acı sadece bir şiir olarak kalırmış hayata…
Şimdi uzaklarda bir kız, geçmişe bakarken geleceğe yürüyor. Kimsesizliğin içinde zamansız mektuplar yazıyor. Mektuplar sahibine ulaşmıyor çoğu kez. Bazen kırmızı bir kazak bazen siyah bir çift çorap bazen sarı bir tişört olarak ulaştığı da rivayet edildiği oluyor. Ellisine varan kilolu bir adammış bunları anlatan. Dinleyen zayıf mı zayıf genç bir delikanlı…O, “çok şey var başarabileceğim. Ne romanlar, ne öyküler yazacak bak gör hayatı nasıl da değiştireceğim” diye inanırmış.
Çocuğu olduğunu öğrendiğinde şimdiki zamandı. Unutmayı tercih etti. Çünkü peşine düşmek acıtacaktı kalbini. Oysa ölümle yüz yüze geldiği gün. Hiç korkmamıştı. Şimdi gençliğine bakarken gülümsüyor korkaklığına. Ve biliyor bazen korkaklar kahraman, kahramanlar korkaktır. Oğlunun başka bir ailesi vardı ve hayatı ona armağan etmeye karar vermişti.
Kapılar çalar çoğu kez. Siz her şeye bir cevabınız olduğunu sanırsınız. Yaşadıklarınızın çok önemli olduğuna, ve yaşamı çözdüğünüze. Küçük bir kızın gözlerine bakıp hayatını ona adayan bir baba olacağınızı, yapayalnız bir kadın olarak hayatın içinde kaybolacağınıza inanmazsınız. Ve elbette hiçbiriniz bir tiyatro sahnesinin arkasında yaşadığınız ilk sevişmenizi ömrünüz boyunca unutamayacağınızı da düşünmezsiniz. Hayatın gerçek üstü anlardan oluşan bir resim olduğunu sizleri nasıl ikna edebilirim.
Neden elimden kitaplar düşmez ve neden bu kadar coşkuyla okurum romanları? Ve neden bazı kitaplarda dururum. Dostlarım benim iyi bir kitaba karşı duyduğum heyecana kapılırlar çoğu kez. Çoğu kez öyle ağırbaşlı anlatamam okuduklarımı. Derin çözümlemeler yapmaktan kaçarım. “Sahiden çok güçlü bir metin” derim. Oysa yazanın insan evladı olduğunu anlatmaya çalışırım. Ki insan evladı tanımını çok sık kullanırım. Ötekisi olmayan, vicdanını arayan, acılardan usanan ama her sabah yeni acı haberlere uyanmasına karşın iyiye olan inancından vazgeçmeyen kişilerdir bahsettiğim. Ve hayatın büyüsüne inanan insanlardır biraz da bahsettiklerim. Öyle her daim çatık kaşlı, gamlı gezmeyen yüreği güzellerdir yani.
Begonvillerin arasındayım. Çok ölümü arkamda bırakarak geldim buraya. Minik kızımın neşesi ile tutunuyorum. Ne çok veda bıraktım geride bilmiyorum. Sadece küçük sofralar, söylenen türküler, sahici insanlar geliyor usuma. Kadir ağabey de gitti. Ufacık bir çocukken izlediğim filmlerini, ilk delikanlılık zamanlarımda onun gibi sevmeye duyduğum öykünmeyi… Sevmenin bu kadar zor olacağını anladığımda Türk filmlerinin ne fena gerçek olduğunu düşünüşüm.
Paris’te Yılmaz Güney ve Ahmet Kaya’nın mezarlarını ziyaret ettiğimde de aynı duyguyu hissetmiştim. Sevmek ve nefret etmek aynı bütünlükte olduğunda anlaşılmak da kolay olmuyor. Nefret ettiğini sandığını da seviyorsun… Ve en çok kayıp ülkeni… Nazım da uzakta, Yılmaz Güney de Ahmet Kaya da… Elli yaşında baba olduğunu öğrenen dostumun oğlu da…
Sami Baydar’ın odasında kendi kederimi, yalnızlığımı gördüm. Ve biliyorum birkaç göz daha aynı duyguyu yaşadı. Hayatını geçirdiği evini müzeye dönüştürmeleri ya da iyi bir müze yapmamaları değildi mesele. Ne olmuştu da İstanbul’dan gelmek zorunda kalmış ve kalmıştı Merzifon’da? Ne olmuştu da hepimiz kalmıştık kendi yalnızlığımızda. Ve neden korkuyorduk Sami Baydar’ı okumaya? “…Sonraya bırakılan aşktır…” dediği için mi? İsmini duymamak da nedir? Hiç mi duyamadık hüznünü….
Begonvillere bakıyorum. Duyamadık. Seni de beni de anımsamayacaklar. Yok olup gideceğiz kozmosun boşluğunda. Begonvillere bakıyorum. Kızım bana bakıyor. Ben suya bakıyorum. Su geleceğe bakıyor….