Ruh sağlığı sorunları bitmek bilmezmiş.
Yaşandı, bitmedi
ruh sağlığının bozulduğunu nasıl anlarız, daha önemlisi bunu nasıl anlamlandırırız sorusu üzerine bir financial times yazısından hareketle yazdıklarım.
ruh sağlığının bozulduğunu nasıl anlarız, daha önemlisi bunu nasıl anlamlandırırız sorusu üzerine bir financial times yazısından hareketle yazdıklarım.
Geçen yazıda, (İngiltere’de) “bir ruh hastalığım var” diyenlerin sayısında ve oranında artış varken “hayat aktivitelerimi kısıtlayan bir ruh sağlığı sorunum var” diyenlerin aynı ölçüde (hatta hiç) artmadığını gösteren bir çalışmanın (Henking ve Baumberg Geiger, 2026) bulgularını aktarmıştım. Bulguları yorumlayan Financial Times’daki bir makale ruh hastalıklarının sahiden arttığı ya da ruh sağlığı alanında sahiden bir kriz olduğuna ilişkin kuşkuları besleyebilecek bu duruma dikkat çekiyordu. “Madem hastasın, hayat aktivitelerin nasıl oluyor da sınırlanmıyor, nasıl sürdürüyorsun?” şeklinde kabaca özetlenebilecek bu soru üzerinden tartışmaya devam edeceğiz. Kısmen önceki yazıdaki görüşlerin tekrarı ile karşılaşabilirsiniz, sorun etmeyin lütfen.
Ruh sağlığı sorunlarının abartıldığı, her gündelik sıkıntının medikalize edilerek tedavi edilmesi gereken bir sorun olarak tanımlandığı gibi görüşler yeni değil. Öte yandan, toplumsal krizlerin yoğunlaştığı günümüz dünyasında sisteme ilişkin tıkanıklıkların birey üzerindeki ruhsal etkilerini salt kişiye özgü bir ruhsal bozukluk olarak ele almanın sınırlarının farkında olmadan bir tedavi yürütmenin pek mümkün olmadığını da biliyoruz. Psikiyatriyi düzenin yol açtığı sorunları örtbas edici bir rol oynamakla eleştiren bakışlara kaynak oluşturan bu ikilemin psikiyatriyle sınırlı kalmayıp tıbbın diğer alanlarını da etkilediğini, yoksulluk, ayrımcılık, çevre krizi, toplumsal çöküntü gibi etkenlerin hemen her türlü hastalığın görülürlüğünü (görülme sıklığını) arttırdığını bu saptamalara eklemeliyiz.
Ama biz (okurlar ve ben, beraberce) bireye dönük olarak düşünmeye devam edelim. Ruh hastalığı, ya da ruhsal bozukluk, anne-babalık, iş, okul gibi hayat aktivitelerini sınırlamıyor, kısıtlamıyor olsa bile ölçeklerde gözlenmeyen ya da daha uzun vadeye yayılmış bir bedeli vardır. Zira ruhsal bozukluğu olan bir kişi bu problemin semptomlarını yaşamaya devam ederken, fazladan gayret göstererek, bazı sıkıntılara katlanarak, bazı olanaklardan vazgeçerek, kaçınarak, derdini belli etmeyerek, tedavi olanaklarından ve sağlanan bazı toplumsal kolaylaştırmalardan yararlanarak sorunların varlığına rağmen yaşamın temel aktivitelerini minimum sınırlanma ile sürdürebilir. Bu olasılıkların birisi ya da hepsi birden geçerli olabilir.
Özetle, aktivitelerin yeterince engellenmiş (ve işlevsellik kaybı) olmamasının ruh sağlığındaki sorunların varlığına/yokluğuna ilişkin güvenilir bir gösterge olmadığı kanısındayım. Buna dayanarak, “bak herşeyi yapabiliyorsun, o zaman sen hasta değilsin” demenin, “ruh sağlığı krizi diye de bir şey yok, yeni kuşağın enteresanlıkları” deyip geçmenin bir zemini yok. Eleştirdiğim yazıda bu fikir yok, FT yazarının da söyleyeceği cinsten değil ama, “seni sistem, düzen hasta etti” dediğimizde, bir doğruyu söylüyor olsak bile, kişinin ruh sağlığının insani bir hayat sürdürecek düzeyde olabilmesi için sistemin düzelmesini beklemeyi tavsiye etmiş durumda olmak da aklıma yatmıyor. Bunu ‘karşı devrimci’ bir tutum olarak görmeyin lütfen.
Ancak hangi zorlayıcı ruhsal durumun hastalık sayılacağına ilişkin geniş bir tartışmanın kapısını aralayan bir önceki yazıyı bitirirken, bu soru sadece klinik ölçütlerin dar ya da geniş tutulması, problemin adının daha az itici seçilmesi, damgalamanın eskiye göre azalması ya da ruh sağlığı farkındalığı ile problem duyarlılığının artması gibi olası etkenlerin dışında nelerle değerlendirilir, diye sormuştum. Financial Times’da yayımlanan yorumlayıcı yazıda kişilerin ruh hastalıkları (ruhsal bozukluklar, psikolojik problemler vb) bildirim örüntülerinde etkisi olan iki etken üzerinde çokça duruluyordu: Kişilerin politik görüşleri ve yaşları.
SAĞ SOL “ÇATIŞMASI”
Tartışmaya oradan devam edelim. Sağcı/solcu ve genç/yaşlı olmanın ruh sağlığındaki değişikliklere bakış açısını nasıl etkilediği hakkında öne sürülenler bu sayfanın okurları için ilginç olabilir
FT yazarının grafiklerle aktardığı toplum taramalarına bakılırsa, İngiltere’deki 16-24 yaş arasındaki solcuların ruh sağlığı 2000lerin başından bu yana giderek bozuluyor, kendilerine verdikleri ruhsal işlevlerin yeterliliği skorları hızla düşüyor. 0-100 arası bir puan verin dediklerinde, solcular 15 yıl içinde 50’den 40’a düşmüş, sağcılar ise kabaca aynı kalmış.
ABD’de US General Social Survey’de farklı ve daha nesnel sayılabilecek bir ölçüm olarak ruh sağlığı amaçlı ziyaret sayısı kullanılmış. ABD’deki 17-18 yaşındaki gençlerde ruh sağlığı nedeniyle bir yıl içinde iki ve daha fazla klinik başvuru yapmış olanların oranı % 20’lere çıkarken, sağcılarda aynı oran yüzde 5’lerde kalmış. Solcuların yaşadığı ile aynı yöndeki bir ruh sağlığı bozulması 2015’ten başlayarak 40 yaş altındakilerde gözleniyor. Sağcılarda ve yaşlılarda (50 yaş üstü) her iki ülkede de böyle bir eğilim yok. Solcuların (ve sağcıların) fiziksel sağlığında ise ciddi bir bozulma bildirilmiyor.
Bu gruplandırmadaki kişilerin kendilerindekini değil de, başka “bir arkadaştaki” ruhsal durum değişikliğini nasıl değerlendirdikleri sorulduğunda paralel yanıtlar görüyoruz. Soru şöyle sorulmuş: “Birisi zaman zaman endişeli, tasalı ise, arada uykusu bozuluyor, başkalarına göre sıradan şeyleri daha fazla dert ediyor, uyku sorunu ve kendine güven kaybı yaşıyorsa bunu bir ruh hastalığı (mental illness) olarak görür müsünüz? Solcuların % 60’ı, sağcıların ise % 35’i “evet”, diyor, “bu gündelik yaşam dertleri bir ruhsal bozukluk işaretidir.” Aynı soruya (40 yaş altı) gençlerin % 55’i, yaşlıların (50+) ise yüzde 35’i evet diyor.
Verilere şöyle bir bakınca, gençlerin ve solcuların ruh sağlığı daha mı bozuk? Ruh sağlığındaki “basit” değişiklikleri klinik bir problem olarak yorumlayıvermeye daha mı yatkınlar? Bir yerde ruhları, canları daha mı tatlı? Daha eleştirel ve yöntemsel gözle bakan okurlarımız, bu soruların yorumuna girmeden önce, haklı olarak “nasıl bir solcu, kim onların solculuğunu tescil etmiş?”, ya da “ne yani, 50 yaş üzeri herkes aynı ‘yaşlılık’ kutusunda mı?” diye sorarak başlayabilirler.
Solculuk konusu bu araştırmalarda tanımlandığı şekliyle ortadan başlayarak sola yayılan genişçe bir yelpaze gibi düşünülebilir. Örneğin, İngiltere’de oy verdiklerini söyledikleri partiye göre (mesela İşçi Partisini sol sayarak), ABD’de kendilerini ‘liberal’ (ABD’de muhafazakârın karşıtı anlamında çok geniş kapsamlı bir ‘sol’). Gençlik ne zaman biter, yaşlılık ne zaman başlar, tartışmasına bence girmeyelim, ama eğilimlerin net biçimde yaş gruplarına göre ayrışıyor olmasının üzerinde düşünelim.
FT tanımındaki sağcıların ve yaşlıların ruh sağlığına yaklaşımları elbette tümüyle inkarcı değil, aksine neredeyse üçte biri ruh sağlığı ve hastalıkları konusunda duyarlı. Belki hayat sağı sola göre daha az hırpalıyor, ama hiç hırpalamıyor değil. Araştırmanın genel eğilimi yansıttığını, bu verilerle tek tek bireyler için genelleme yapmanın çok uygun olmadığını da hatırlatarak bir soru daha sorayım.
Peki, ülkemizde bu bulgular geçerli olsaydı, nasıl düşünürdük? Sağ/sol dendiğinde benim gibi 70’lerde gençliğini solda yaşamış (1977de 18 yaşındaydım) ve sonrasına da tanık olmuş olanlar işkence gören, katliamlara uğrayan, adaletsizliklerden en büyük payı alan bir sol kesim için bu oranı az bile bulabilirdik. Sol sayılmayacak ya da apaçık sağ denilebilecek başka kesimler de kendi uzak yakın mağduriyetlerinin daha az olmadığını öne sürer, ama kendi başa çıkma yollarının bu travmalardan, çektikleri çilelerin olumsuz etkilerinden ruh sağlığını korumuş olduğu açıklamasıyla çıkagelirlerdi. Tekrar sola kulak verirsek, soldaki inanmışlıkların acıları bal eyleyici etkisinin dengeleyici olarak ruh sağlığını özünde koruduğunu, sol bakış açısının araştırmalara yansıyan ruh sağlığı duyarlılığının ise kendi mağduriyetlerinden çok başkalarının acılarına verdikleri önem ve başkalarının eşitlikçi bir dünyada elde edilebilecek mutluluğu hak ettiklerine inanç ile ilişkili olduğunu söyleyebilirlerdi.
Ancak, bu yorumları çoğaltmaktan daha önemlisi, bu yorumlara dayanak yaptığımız ve bize olasılıkları bildirecek şekilde analiz ettiğimiz verilerin sağlamlığını ve güvenilirliğini de düşünmemiz gerekliliği. Bir insana ruh sağlığı ile ilgili bir soru sorduğumuzda, sahiden onun ruh sağlığı ile ilgili bir veri elde etmeyi nasıl sağlama alabiliriz? Özellikle aynı konuları araştıran farklı araştırmalar, anketlerle elde edilen birbirinden çok farklı yanıt ve sonuçlara bakınca, araştırmacılar olarak kullandığımız dil, seçtiğimiz kelimeler ve kurduğumuz cümlelerin etkisini iyi hesaplamamız gerekiyor. Gerek günümüzde yaygın biçimde kullandığımız tarama ölçekleri, gerekse tanı koyma amaçlı hangi soruyu nasıl soracağınıza kadar detayları belirleyen görüşme protokolleri insanın ruhsal gerçekliğinin bir bölümünü, ya da bir yansımasını saptayabiliyor. Ölçekler ve anketlerin ölçümlerinin birbiriyle karşılaştırılması, genel geçerliliğine güvenilmesi için gereken değişmezliği sağlama yöntemleri epidemiyoloji biliminin kapsamında.
Epidemiyolojik bir çalışma yapmıyor olsak bile, gündelik hayatta, ya da klinik uygulamalarda, sorularımızla karşımızdakinin ruh halini anlamaya çalışırken bile zihnimizde bir tutarlılık olmasına ihtiyacımız var. Bu tutarlılık seçtiğimiz kelimeler ve kullandığımız yöntemin bilimin ilkelerine göre şekillenmesini gerektiriyor. Ama daha ötesi var, karşımızdakinin düşünerek ve kendini anlamaya çalışarak vereceği cevapları alabilmemiz için bildirdiği her semptomun ya da deneyimin kişinin yaşantısı içinde nasıl bir yapılanma ile ortaya çıktığını anlamaya çalışmamızın, yaşantısını ve yaşantısına verdiği anlamı ‘çözme’ arzumuzun büyük rolü var. ‘Semptomun var, ama aktivitelerin hiç de etkilenmemiş, o zaman ruh sağlığım bozuk ne demek oluyor’ sorumsu yorumlarının çıkartıldığı bir araştırmadan yola çıkıp buraya kadar geldik. “Aktivitelerimin etkilenmemesinin bedelini biliyor musun”, cevabının üzerine düşünmek üzere, devam edeceğiz demek okuru sinir edebilir, ama pehlivan tefrikası gibi yazmak benim de yazdıklarımı gözden geçirmeme fırsat verdiği için bu parçalılıktan sonunda ‘kazançlı çıkabiliriz’.