Kürt siyaseti gerçekçiliği yakalamış.
Yaşar Kemal’in esrik romantizminden Kemal Tahir gerçekliğine Kürtler
abdullah öcalan'ın fesih çağrısıyla kürt siyasetinin romantik tahayyülünün bittiği, kemal tahir'in gerçekçiliğiyle buluştuğu belirtiliyor. bu kırılma, rasyonel siyaset ve kalıcı barışın önündeki zihinsel eşik olarak tanımlanıyor.
abdullah öcalan’ın fesih çağrısı, yalnızca bir örgütün sonunu değil, yarım asırlık romantik bir siyasal tahayyülün de iflasını ilan ediyor. kürt siyasetinin yaşar kemal’in esrik romantizminden sıyrılıp kemal tahir’in sert gerçekliğiyle buluştuğu bu kırılma, rasyonel siyasetin ve kalıcı barışın önündeki en büyük zihinsel eşiği temsil ediyor. ahmet muhsin yıldırım yaşar kemal’in esrik romantizminden kemal tahir gerçekliğine kürtler yazısı ilk önce serbestiyet adresinde yayınlanmıştır.
Bu çalışma, Kemal Tahir ile Yaşar Kemal’i içerikleriyle değil, okurda bilinç üreten biçimsel yapılarıyla karşılaştırmaktadır. Romanlar ideolojilerden daha güçlü olabilir mi?
Tarafların kendilerine göre isimlendirdiği yeni süreç,aksaklıklar yaşasa da, gözünü kulağını kapatmış vemenzilden ayrılmadan gece gündüz ilerliyor.
Yol kazaları, sarsıntılar ve hayal kırıklıkları bu kez onu durduramıyor. Maruz kaldığı saldırılara ve karşısına çıkan tuzaklara rağmen hedefe ulaşmak için büyük bir kararlılık gösteriyor. Sürecin bu inanmışlığı, yaşarken örgüte en sert eleştirileri yapanların başında gelen Orhan Kotan’ın kırılmaları ve adanmışlığı anlatan sarsıcı dizelerini anımsatıyor: “Ve damla damla erirken yıldızlarımız / Toprak damlı evlerde umut sönerken / Başladık yeniden güneşten döllenmeye.” Engelleri aşa aşa yeni bir geleceğe ilerleyen sürecin dağılıp parçalanmasını heyecanla bekleyenler ile umutsuz olanların sayısı azımsanmayacak kadar çok. Ancak iki tarafı da besleyen kaynak aynı: Sürecin daha evvelkiler gibi başarısız olacağına dair inançları. Tökezlemesini bekleyenlerin niyetini anlamak zor değil. Varlıklarını hibe ettikleri dişlinin öteki ucu yerinden söküldüğünde oluşacak belirsizlik onları korkutuyor. Roy Andersson’un About Endlessness filmindeki rahibin durumu adeta onlar için yazılmıştır. Gördüğü ağır kabuslar nedeniyle psikiyatriste başvuran rahibin doktorla karşı karşıya geldiği sahnede sarsıcı anlar izleriz. Anderson’un absürd, mizahi, soğuk ve gri görsel dünyasına rağmen, rahibin çektiği acı seyirciye derinden geçer. Doktorun “insani bir durum”diyerek teskin etmeye çalıştığı rahip, gördüklerinin normal bir kabuslar olmadığını vurgular. Psikiyatristin, kabusları tetikleyen bir olay yaşayıp yaşamadığını sormasıyla düğüm çözülür: Rahip, Tanrı’ya olan inancını kaybettiğini itiraf eder.
Doktorun “Belki de Tanrı gerçekten yoktur” demesiyle büyük bir korkuya kapılan rahip sarsılarak şu yanıtı verir: “Bu korkunç olurdu, o zaman neye inanırdım?” Tanrı’nın yokluğuyla ne yapacağını bilemeyen rahibin korku ve çaresizliği; silahları susturacak sürecin başarılı olması hâlinde, geçmişin çatışma dinamiklerinden beslenenlerin düşeceği o büyük varoluşsal boşluğu özetler niteliktedir. Süreç arzuladıkları gibi olmayıp yürüyüşünü sürdürünce,çelme takarak parçalamak istediler onu. Bu sefer de Ece Ayhan’ın ifadesiyle “Biz tüzüklerle çarpışa çarpışa geldik”tecrübesinin dik duruşuyla karşılaştılar. Tüzük dosyalarını yırtıp basket atar gibi çöp kutusuna fırlatanlar, bu defa azgın azınlığın ihtiraslarına geçit vermemeye kararlı. Bu dirayet;timsah kısmının hayalindeki yıkık, yaralı ve yorgun ülkeyi, Büyük Türkiye için yaşayanların rüyasına mağlup olmaya ilk defa bu kadar yakınlaştırıyor. Yaşanılabilir bir Türkiye isteseler de daha evvelki süreçlerin yaşattığı travmalarla beklentiye girmeyenlerin ruh hâli daha acı. Zira umut etmeyi unuttuklarının farkında değiller. Sürece inanmayıp umutsuz bekleyen bu gruptakiler, çocuklarının düşlerindeki o büyük ve güzel ülke olmak için çabalayan Türkiye’nin çiçekli yollardan ve serin ovalardan geçerek hiçbir engele takılmadan hülyalarına kavuşacağını zannediyor. Oysa tarihin akışını tayin edenler; kırılıp dökülen, zaferler umarken mağlubiyetler alan, bir adım ileri iki adım geri giderek yol alan uzun ve sabırlı yolculuklardır. Shakespeare’in Kral VI. Henry oyununda orduların birbirine üstünlük kuramayıp bir ileri bir geri gidişini tepeden izleyen Kral’ın sancılı durumu anlattığı gibi:“Bakın hele… Ne tam sabah olmuş ne de tam gece. Tıpkı denizin rüzgarla savaşı gibi… Bazen rüzgâr dalgaları sürer, bazen dalgalar rüzgârı boğar… İşte böylece bir adım ileri, bir adım geri gider büyük zaman. Bu yaralı ülkenin geleceği de işte böyle sancıyla, damla damla şekillenir.” Zira tarih pürüzsüz bir düzlükte değil, işte bu rüzgârlarla dalgaların amans
Öcalan’ın açıklaması, bir anlatıya kendini hapseden Kürt siyasal tahayyülünün gerçekleri kavrayarak uyanmasıdır. Bir diğer ifadeyle Yaşar Kemal’in destansı romantizminden Kemal Tahir’in sert gerçekçiliğine keskin geçişidir: “Teori, program, strateji ve taktik olarak yüzyılın reel-sosyalist sistem gerçeğinin ağır etkisinde kalmıştır. 1990’larda reel-sosyalizmin iç nedenlerle çöküşü ve ülkede kimlik inkarının çözülüşü, ifade özgürlüğünde sağlanan gelişmeler, PKK’nin anlam yoksunluğuna ve aşırı tekrara yol açmıştır. Dolayısıyla ömrünü benzerleri gibi tamamlamış ve feshini gerekli kılmıştır.” Bu idrak hâli, sevenlerinin canını yaksa da sağlıklı düşünmek adına büyük bir uyanış ve aydınlanma alanı açmaktadır. Turgut Uyar’ın Yokuş Yol’a şiirindeki o yaralayıcı kehanet, adeta bu gecikmiş idrak hâlinin ve sahte sevinçlerin faturası gibidir: “Dikenleri kopardığın yerleri bir bahar filân sanırsan / Kürdistan’da ve Muş – Tatvan yolunda bir yer kanar…” Yarım asır boyunca solcu, esrik hülyaları ve koparılan dikenleri bir toplumsal bahar zannederek ömrünü tüketen bu yapının dayandığı yer, o kanayan hâfızanın sınırıdır. Öcalan’ın bu fesih emri, barışı bekleyenlerin sevinç çığlıklarının arasına sızan ağır ve kahredici bir itiraftır: Binlerce insanın solculuk ve romantizmine kurban edildiğinin apaçık bir göstergesidir. Eğer bu tasfiye kararı yapısal bir zorunluluk, bir “anlam yoksunluğu” ise sormak gerekir: O hâlde insanlar niçin öldü? Binlerce yuva neyin uğruna dağıldı? Bu trajik körlük, Aki Kaurismäki’nin Calamari Union filmindeki o absürt ve sarsıcı durumdan farksızdır. Hepsinin adı Frank olan on yedi adam, Helsinki’nin kasvetli ve yoksul mahallesi Kallio’dan kaçıp, zihinlerinde bir “vaat edilmiş toprak” olarak büyüttükleri lüks ve deniz kenarındaki Eira mahallesine ulaşmaya çalışırlar. Yolculuk o kadar absürt engel ve kesin inanmışlıklarla doludur ki birçoğu yollarda hayatını kaybeder. Uğruna arkadaşlarını feda ettikleri, evlerini terk ettikleri ve düşlerinde büyüttükleri o hedef
Sol için de tam olarak bu işlevi gören roman, aklın devre dışı kalmasına ve devrimci romantizm coşkusuyla şizoid bir dünyada yaşanılmasına yol açmıştı. Romanın yarattığı “mazlum ve kurtarılmayı bekleyen köylü” miti ve İnce Memed’in mutlak otoritesi, sol örgütlerdeki karizmatik lider ve merkezi komite kültünü besledi. Türk devrimci hareketleri, İnce Memed’in estetize edilmiş eşkıya isyanını taklit etti. Romanın sunduğu katarsise kapılarak her devrimcinin içinde bir İnce Memed hayali oluştu. Yaşar Kemal, özgün bir yerellik iddiasıyla yola çıkıp bu yerelliği bir sunum biçimi olarak pazarlayarak ürettiği formla Türk soluna “Trajik Bir Yenilgi Kodu” miras bıraktı.Fikri altyapısını solun inşa ettiği PKK ve bağlıları, Yaşar Kemal’den etkilenenler sıralamasında başı çektiler. Kürt ailelerin çocukları büyük şehre üniversite okumaya geldiklerinde, ezilmişliğin ve ötekiliğin de etkisiyle solla tanıştılar. Yaralarına merhem olacak söylemlerde bulunan devrimci hareket, kısa sürede onların gönüllerini kazandı ve zihinlerinde yuvalandı. Bu süreçte fikir dünyalarını güçlendiren yoğun okumalar yaptılar. Yaşar Kemal tüm devrimcileri etkilemişti ama Kürtleri daha çok etkilemişti. Yaşar Kemal’in Kürt olması bir yana, romanlarını yazarken başvurduğu biçim bu etkilenmenin temel sebebiydi. Türk solundan devraldıkları zihinsel mirasla kısa sürede örgütlenip dağa çıktılar. Örgüt, Kürt gençlerinin bilinçaltındaki “haksızlığa uğramışlık” duygusunu, İnce Memed’in Toroslar’da yarattığı o “dağa çıkarsan özgürleşirsin ve adalet dağıtırsın” estetiğiyle birleştirdi. Dağ, feodalizmin ve ezilmişliğin hıncının çıkarılacağı mitolojik bir kurtuluş sahnesine dönüştürüldü.
Yaşar Kemal’in anlattığı sadece eşkıyalık ve başkaldırı değildi, o bu eyleme ahlaki bir meşruiyet ve estetik bir cazibe kazandırdı. Dağa çıkmayı öğretmedi fakat dağa çıkmayı romantikleştiren bir hayal dünyası üretti. Sosyal eşkıyalık anlatısını yapan sadece Yaşar Kemal değildi, onu öne çıkaran inşa ettiği güçlü estetik form ve kimliğiydi. Dili yasaklanmış, kimliği aşağılanmış, haksızlığa uğramış ve büyük şehre geldiğinde kendisini ikinci sınıf hissedenlerin karşısına dünyanın en büyük romancılarından biri çıkıp “Ben Kürdüm” demişti. Bu, yalnızca bir etnik aidiyet beyanı değil, aynı zamanda örgüt için sembolik bir meşruiyet kaynağı hâline geliyordu. Yaşar Kemal’in Kürt olduğunu ilan etmesi de o bilinci oluşturan temel unsurlardan biriydi.
Bununla birlikte romanın yarattığı yoğun katarsis, süslü dil, yerel söylenceleri kullanması, Kürt halk öykülerine, Kürt atasözlerine ve dengbejlerin stranlarına yer vermesi örgütün kapıldığı illüzyonu derinleştirdi. O, Kürt kültürel malzemesini yalnızca aktarmadı, onu mitik ve destansı bir estetik evren içinde yeniden kurdu. Bu estetik dünya, örgütün kendi siyasal tahayyülünü besleyen romantik bir zemin hâline geldi. Örgüt, İnce Memed’in “şiddet” yoluyla adalet getirme mitini kendi ideolojik dünyasında patolojik bir nefret ve güç arzusuyla birleştirdi. Kapıldığı illüzyonla gerçeklikten koptu. Bu esrik romantik hâl, rasyonellikten uzak, bölgesinden habersiz, aklı devre dışı bırakan bir yapının oluşmasına neden oldu. Gerçeklikten kopuk nevrotik dünyasına hapsolan örgüt, bağımsız bir devlet hayali ve vaadiyle Kürtleri acımasızca ölüme sürdü.Yaşar Kemal bir örgüt kurmadı, bir ideoloji yazmadı. Ama kullandığı biçim, kahraman modeli ve katarsis aracılığıyla sonraki kuşakların siyasal hayal gücünü etkiledi. Bunu Adorno’nun sözleriyle ifade edersek: “Klasik anlatılardaki o kusursuz adalet duygusu (ilahi adalet/katarsis), egemenlerin halka sunduğu en ucuz afyondur.” Geldiğimiz noktada ise Öcalan, sarhoş edici katarsis duygusundan kurtulduğunu gösterircesine PKK’nın anlam kaybına uğradığını söyleyip örgütü feshetmeye çağırdı. Bu çağrı; maruz kaldığı kathartikduygunun da etkisiyle kuruluşundan beri Kürtler adına hiçbir şey istemeyen, muhalifken keşfettiği konfordan vazgeçemeyen, ötekilik kuluçkasından kalkamadıkça lejyonerlik bedelini artıran ve Kürt çocuklarını ölüme koşturan örgüte ve uzantılarına Kerim Devlet’in gerçekliği tanıtması olarak da okunabilir! Tıpkı Kemal Tahir romanlarında biçimsel yapının, ideolojik kurguyu sürekli gerçekliğe çarpması gibi.
Solun şiddeti kurtuluş ve kuruluş olarak görüp silahlandığı, komitacılıkla varlığını sürdürmeye başladığı yıllarda Kemal Tahir’de Kurt Kanunu romanıyla itiraz eder. Bu yalnızca bir anlatı, yani öz ve içerikten ibaret bir itiraz değildir. Yarattığı biçimle de okuru sarsıp düşünmeye sevk eden bir karşı çıkıştır. Onun bu çabasının aynısını yıllar evvel bir başka dev isim Rusya’da yapmıştır. Kapıldıkları hülyalar ve daldıkları nevrotik uykuyla devrim rüyası görenlere Dostoyevski kehanette bulunurcasına itiraz ediyordu. Ecinniler romanında yaklaşmakta olanın devrim değil, büyük bir yıkım olduğunu haykırıyordu. Dostoyevski romanı Neçayev olayı ya da cinayeti olarak bilinen gerçek bir vakadan yola çıkarak yazar. Gerçekte yaşanan olayda, kurulan devrimci örgütte yapılanları sorgulayan üyelerden biri ayrılmak isteyince örgüt lideri tarafından öldürülür. Rusya’da çok konuşulan bu cinayet Dostoyevski’yi derinden etkiler. Devrimciler şiddeti meşrulaştırıp kan dökmüşlerdir.
O, Ecinniler’de kana, şiddete ve komitacılığa dikkat çekerek itirazda bulunur. Şiddeti meşrulaştıranların, aydınlık güzel günleri vaaz ederek bunu insanlara kabullendirdiklerini fark edip romanında ifşa eder. Nihilist ve anarşist düşüncelerle giriştikleri eylemlere, muhaliflerine kurdukları tuzaklara, hücre tipi yapılanmalarla iktidarı ele geçirme ihtiraslarına karşı çıkıyor. Onların Rusya’yı getirecekleri noktayı çok öncesinden o kadar net görmüş ki hiçbir romanında olmadığı kadar öfkesi hissediliyor, onlara karşı nefreti açıkça görülüyor. Devrimci olan roman kahramanının düşünme tarzı; şiddetle örülmüş, hücre evi yapılanmasıyla inşa edilmiş komitacılıktır. Dostoyevski her zamanki gibi dehasını göstererek roman karakterinin şahsında Rusya’nın toplu mezarlara dönüşeceğinin haberini verir. Sovyetlerin yıkımı Dostoyevski’nin kötü kehanetini haklı çıkarır. Çar’ın diktasına, eşitsizliğe, adaletsizliğe ve kıtlığa karşı başlayan devrim; kısa bir zaman sonra şiddet yolu ve komitacılığa bürünerek bir ölüm sistemine, sürgünlere, çilelerle dolu kamplara dönmüştür. Ecinniler’de komitacılığın yıkıcılığını haykıran Dostoyevski’ye, her fırsatta kendini Marksist olarak tanımlayan Kemal Tahir destek verircesine Kurt Kanunu’yla seslenir memleket çocuklarına.
Kurt Kanunu’nun basıldığı yıllarda, devrimci hareketlerin şiddetle ilişkileri artarak tırmanmaktadır. Prof. Dr. İsmail Coşkun’a göre romanda meşhur İzmir Suikastı işlense de Kemal Tahir’in dikkat çekmek istediği mesele başkadır. Yazarın, bu konu üzerinden sol hareketlerin devrim ve iktidar için silaha sarılıp şiddeti meşrulaştırmasını işaret ettiğini belirtir. Nitekim ilerleyen süreçte sol düşünce ve siyaset sahaya inmiş, komitacılık refleksleriyle kendini göstermeye başlamıştır. İşte Kemal Tahir; Kurt Kanunu’nda geçmiş bir olay üzerinden komitacılık ahlakına, cuntacılığa ve silahşorluğa itiraz eder. Bunu yaparken de anlatısını, şimdilerde ulus-devlet sınırlarına sıkışmış Kürt entelektüellerinin ve Türk solu aydınlarının anlama kapasitesinin yetmediği o “büyük gövdenin”, yani imparatorluğun çocukları olan İttihatçılar üzerinden kurar. Romanın merkezinde İttihat ve Terakki’nin tepe isimlerinden iaşe nazırı Kara Kemal’in olması tesadüfi değildir.Kara Kemal, Talat Paşa’nın en yakınındaki kritik aktörlerdendir. İaşe Nazırlığının yanı sıra teşkilatta da son derece etkindir; cemiyetin yönünü, politikasını ve geleceğini tayin eden kurucu üst akıllardan biridir. Talat Paşa gitmek zorunda kaldıktan sonra da vatan topraklarında yön tayin etmeyi sürdürmüştür. O sadece cumhuriyeti kuranlar, bunun için mücadele edenler ve siyaset üretenlerin değil; genç cumhuriyeti inşa edenlerin de dava arkadaşıdır ve onlarla omuz omuza mücadele etmiş bir kişidir. Cumhuriyetin kuruluşundan hemen sonra muhalif seslerin belirmesi ve uygulamalara itirazların çıkması, başta Kara Kemal olmak üzere birçok önemli ismin tasfiyesine neden olmuştur. İzmir Suikastı davasıyla yargılananların bir kısmı hapisle cezalandırılmış, bazıları da idam edilmiştir. Kara Kemal ise “bir İttihatçı teslim olmaz!” şiarıyla karşı koymuş ve hayatını kaybetmiştir. Bu kurguda Kemal Tahir, anlatı olarak kimsenin yanında durmaz.Gerçeklikten asla ödün vermez. Yaşanılanları taraf tutmadan, biçimsel cambazlıklara girip okuru afyon
Esrik romantik duygularla dünyaya bakanların sandığı gibi bu tavır; devleti yüceltme, boyun eğme ve teslimiyet değildir. Dışarıdan özenti fikirlerle, hayallerle ve ödünç duygularla geleceğin inşa edilemeyeceğinin, aklın ve mantığın beyanıdır. Diğer halkların rüyalarıyla bizim kâbusa uyanacağımızın, başka milletlerin elbisesinin bize uymayacağının düşünülmüş, tartışılmış ve tahlil edilmiş sonucudur. Zira onun “Kerim Devlet” paradigması, sadece balyoz indiren değil; öncesinde ecnebi fikirlerle afyonlanmış çocuklarına merhametle yaklaşıp onları uyandıran bir güçtür. Ancak katartik duygularla, nevrotik form ve eserlerle, göçebe fikirlerle, vatansız ideolojilerle yakmaya yıkmaya ant içip silaha sarılanlar, gerçekleri göremeyecek kadar derin dalmışlardır rüyalara. İşler çığırından çıktığında ise Sülük Bey’in söylediği gibi merhamet yerini gazaba bırakır ve devlet, o balyozu sertçe indirir.O, “Amaca giden her yol mübahtır” ilkesinin, vaat edilen o “aydınlık güzel günleri” nasıl birer toplu mezara dönüştüreceğini çok erkenden görmüştür. Kara Kemal’in romandaki o geç kalmış ama sarsıcı iç hesaplaşması, aslında Kemal Tahir’in kendi döneminin sol aksiyonuna çektiği sert bir resttir. Kara Kemal’in kendisini ve geçmişini eleştirirken üzerinde en çok durduğu meselelerden biri komitacılıktır. Ona göre komitacılık ahlakı hem kendilerine hem de vatana büyük zarar vermiştir; nitekim mağlup olmalarının en büyük sebeplerinden biri de bu olmuştur. Çok geçmeden yaşanan büyük iç çatışmaların sonucunda ülkenin gençleri birbirine kıyar. Binlerce vatan evladı öldürülür ve ülke telafisi zor bir karanlığa gömülür. Böylece Kemal Tahir’in de, tıpkı Dostoyevski gibi, o büyük kehaneti ve öngörüsü gerçekleşir. Geriye, Kara Kemal’in romanda söylediği o kanlı siyasi geleneğin ve kaçınılmaz yenilginin en çıplak yasası kalır: “Tarihin örneğini yazmadığı kurtlar boğuşmasına girip yenik düştük. Kurtlukta düşeni yemek kanundur.”
Ne var ki edebiyat ve sanatın kodlarını bazen yanlış anladığından bazen de bilinçli olarak o kodları propaganda amaçlı kullandığından Türk solu, Kemal Tahir’in gerçekliği işaret ederek meselelere akılla bakmasını adeta ihanet saydı. Bu sebeple Kemal Tahir, hiçbir zaman onların olumlu cümlelerinde ne özne olabildi ne de yüklem. İdeolojik felsefesini Türk solunun argümanlarıyla inşa eden PKK da aynı şekilde bu gerçekliğe kör kesilip sağır kaldı. Bu hâlleri, Oidipus’un emeline ulaşmak için her şeye kendini kapatıp sadece kendi arzusuna odaklanma körlüğünü anımsatıyordu. Teiresias her defasında onu uyarıp durmasını, düşünmesini ve idrak etmesini söylese de o, kaybolduğu illüzyonların peşinden sürüklenir. Ve sonunda kaçınılmaz olan gerçekleşir; gerçeği öğrendiğinde kendi gözlerine mil çekerek gerçekten kör olur. Hikâyeler ve amaçlar farklı olsa da Oidipus ve örgüt, gerçeğe çağıranları görmeyecek kadar gölge aklın etkisinde kalmış, kendi yanılsamalarında kaybolmuşlardır.Kürtlerin büyük çoğunluğunu peşinden sürükleyen sol kökenli örgüt ve onun siyasi uzantısı, kapıldığı esrik romantik etkiyle rasyonel bakamadığından siyaset yapmayı akıl edemedi. Varlığını Kürtlere dayandırdığını iddia etse de onların kazanımına yönelik gelen fırsatları elinin tersiyle itti. Son seçimlerde siyaset yapıp “Kürtler için neler elde edebiliriz?” diyerek her iki ittifakla da görüşme yapmak yerine; Türk solunu mutlu edebilmek için en başından iktidarın karşısında mevzilendiler. Oysa seçimin sonucunu ve Türkiye’nin geleceğini belirleyecek bir oy oranına sahipken Kürtlerin yararına birçok şey elde edebilirlerdi. Bütün enerjilerini iktidar karşıtlığına harcayınca seçimin sonucunu belirleyen Zafer Partisi kadar rasyonel bir aktör olamadılar. Türkiye’nin en bilinçli, çok okuyan parti seçmeni olduğu iddia edilen taraftarlarının düştüğü bu hâl olabildiğince trajiktir. Ancak düşündürmekten acımaya fırsat bırakmayan bir trajedidir bu. Örgüt ve siyası kolu; destek verdikleri tarafından terk edilmiş, tıpkı k
Yaşar Kemal’in yaratıp idealleştirdiği o tipe; edebiyat çevresi, eleştirmenler ve o figürden kendilerine güç devşirenler hayran kalmış, eşkıyayı göğe çıkarıp bir kurtarıcı olarak görmüştür. Kemal Tahir ise bu düşüncenin gülünçlüğünü gösterircesine eşkıya tipini karikatürleştirip Rahmet Yolları Kesti romanıyla onların karşısına dikilir. Eşkıyalığın süslenen prototipinin ardındaki ilkelliği; güçlü bir kurgu, entelektüel analizler, derin psikolojik saptamalar ve en önemlisi yarattığı biçimle gösterir. Okura bir kahraman verip onun arkasından sürüklemek yerine, karakterleri bütün insani zaafları, tarihsel hataları ve doğrularıyla nesnel bir masaya yatırır. Okuyucuyu duygusal olarak “sağmak” yerine, yabancılaştırarak düşünmeye, sorgulamaya ve mesafe almaya zorlar.Tüm bunlarla birlikte, en önemlisi, bu rest çekişi hamasetle ya da arkasına ideolojik bağlılıkları alarak değil; entelektüel bir seviyeyle, bir solcu olarak Marksist teoriye sadık kalarak ve romanımızda hiçbir yazarımızın var edemediği o formu yaratarak yapar. Gerçeklikle hareket etmesi, yaşadığı toprakların kökünden kopmaması ve reçeteyi burada araması, ülkemizdeki solcular tarafından sevilmemesine neden olmuştur.
Oysa Kemal Tahir, Marx’ın teorilerini anlatı düzeyinde bırakmamış, onlardan özgün bir anlatım biçimi oluşturmuştur. Yarattığı bu form, dünyada birçok solcu sanatçının imreneceği kadar yetkindir. O, bu yönüyle Brecht’e yakın bir anlatım biçimi var etmiştir. Arada farklar olsa da ikisi de okurun veya seyircinin yazar tarafından mengeneye alınmasına karşı çıkar. İkisi de muhataplarını esere yabancılaştırır. Brecht’in “yabancılaştırması” daha bilinçli bir teknikle ortaya çıkar; Kemal Tahir’in “yabancılaştırması” ise ontolojiktir. İnsan; tam olarak güvenilecek, sevilecek ve kutsanacak bir varlık olarak yapılandırılmaz. O, duygu durumları üzerinden muhataplarını katarsise maruz bırakmaz, onları ruh ve bilinç olarak sağmaz. Okuyucusunun karakterle özdeşim kurmasını sağlayarak onu militan olmaya itmez. Biçimsel cambazlıklarla, yerel söylencelerle okuru esir almaz; analitik bir yapı kullanır ve Türkçe’ye hâkim olmasına rağmen dil üzerinden özdeşim kurdurmaz. Roman kahramanlarının her şeyini ortaya koyar. Jung’un gölge teorisi onun karakterlerinde kendini eksiksiz gösterir. Bu yönüyle Brecht’e yakın ama kendine has bir biçimi vardır. İnsan ne beyazdır ne de kara; ikisi de olabilir. Böylece özdeşim kurmanın önüne geçerek okuru düşünmeye sevk eder. Yeri geldiğinde okuyucusunun kendisine de karşı çıkmasını ister. Objektif ve acımasızdır ama kalemini kimsenin hakkını gasp etmek için de kullanmaz.
Kemal Tahir, abartıldığı gibi köylünün çok temiz olmadığını ifşa eder. Anadolu romantizmi asla yapmaz. Taşra, kırsal ya da köy; buraların sanıldığı gibi pirüpak olmadığını savunur. Oralar, insan fıtratının en çıplak hâllerinin kendini gösterdiği yerlerdir. (Bu anlamda Kemal Tahir’in gerçekçiliği, 2000 sonrası Yeni Türkiye Sineması’nın o yapay taşra romantizmine de sert bir yumruk sallar. Çünkü bu sinemanın kadrajı, Kemal Tahir’in ifşa ettiği o çıplak fıtrattan kaçarak taşrayı ve insanını adeta pirüpak bir müze nesnesi gibi kutsar. Festivallerde yer bulabilmek için Anadolu’yu bozulmamış, saf bir keder ve melankoli dekoru haline getiren; kendi gölgesinden kaçan entelektüelin eylemsizliğini orada temize çeken bir anlatı kurar. Ancak dikkatli incelendiğinde o bakış, Anadolu’ya müze muamelesi yapan oryantalist bir refleksin dışavurumudur. Kemal Tahir’in romanları Yeni Türkiye Sineması’na geçmişten gelen sert eleştirilerdir.)
Topal Kasırga romanının notlarında devlet için, “Anadolu, Türk dehasının en büyük ürünüdür” der. Onu okudukça, tanıdıkça aynı şeyi kendisi için de söyleyebiliriz: Kemal Tahir, medeniyetimizin insanlığa armağan ettiği büyük münevverlerden biridir. O; kimsenin rahatını bozmayı göze alamadığı, zihin konforundan vazgeçmeyip kendini suyun akıntısına bıraktığı o coşkun nehirde, akıntıya karşı kulaç atarak mücadele eden az sayıdaki fikir işçisinden biridir. Hamasi Anadoluculuktan uzak, romantik solculuğa ırak, objektif ve eleştirel ama evladı olduğu halka derinden bağlı bir aydındır. Tüm bu hasletlere rağmen onu mühim ve büyük yapan şey yalnızca bu özellikleri değildir. Kemal Tahir’i büyük bir sanatçı kılan en önemli unsur; olaylara bakış açısı ve farklı düşüncesini anlatmasından ziyade bizzat düşünmenin kendisini öğretmesidir.
Düşünmeyi öğreten Bilge… Evet, o düşünmeyi öğreten bilgedir. Kemal Tahir, yeryüzünde çok az sanatçının erişebildiği büyük bir yeteneğe sahip. O sadece düşündürmez; düşünmenin bizzat kendisini öğretir. Güdülere hitap edip zihni hapsetmek adına ucuz biçimsel cambazlıklara başvurmaz. Okuru anlattığı hikâyeden uzaklaştırarak tefekkürün gür akıntılarına bırakır. Düşündürerek dönüştüren ender romancılardan biridir. Dünya edebiyatında benzeri az, edebiyatımızda ise ona yanaşabilen dahi yoktur. Romanımızın her kesiminden değer ve takdir gören ismi Tanpınar’da bile “zaman kaybı”, “medeniyet hüznü”, “estetik duyarlılık” ve “geçmişe gömülme arzusu” gibi izlekler; okuru rasyonel bir sorgulamadan uzaklaştırıp estetik bir tülün arkasından sararak melankolik bir ruh dünyasına hapseden birer atmosfere dönüşür. Kemal Tahir’in bir sanatçı olarak büyüklüğü tam olarak burada ortaya çıkar: O, kendisine karşı çıkılması uğruna okurunu hapsetmez; hür düşüncenin burçlarına ulaşması için ona yol açar. Onu okumak; Türkiye’yi anlamak, kavramak ve keşfetmektir.
Bu örneklerin de gösterdiği gibi edebiyat ve sanat, yalnızca gerçekliği yansıtmaz; aynı zamanda insanın duygu dünyasını ve düşünme biçimini şekillendirir. Bu nedenle eseri meydana getiren biçim, çoğu zaman anlatının kendisinden daha belirleyicidir. Estetik iklim eleştirel mesafeyi zayıflatıp belirli siyasal düşünme biçimlerini besleyebildiği için sanat eserlerinin biçimsel yapısını göz ardı etmemek gerekir. Yazının sonuna yaklaşırken yarım asır boyunca Yaşar Kemal’in estetik evreninde yaşayan Türk solunun ve ideolojik temelini oradan alan PKK’nın bilinçaltını besleyen bir diğer önemli unsur ise “kurtarıcı kahraman” inşasıdır.
Yaşar Kemal, İnce Memed karakterini oluşturmakla kalmadı; başvurduğu biçimsel formla onun sevilmesini, yüreklerde ve en tehlikelisi de zihinlerde yaşamasını sağladı. Bu “kurtarıcı kahraman” modeli bir ideoloji hâline gelerek toplumları, bir kahraman gelene kadar ya da kurtarıcı ortaya çıkana dek yaşanan tüm yanlışlara göz yummaya itti. Brecht, tam da bu yüzden “Kahramana ihtiyaç duyan toplumlara yazıklar olsun” diyerek bu prototipe karşı çıkar. Diğer yandan kendini Marksist ve toplumcu gerçekçi olarak tanımlayan Yaşar Kemal’in eserine Marksist teoriyle bakıldığında, İnce Memedtarihsel bir anakronizmdir. O, sınıf bilincinden yoksun köylülüğün üretebildiği çaresiz bir “ilkel isyan” figürüdür. Roman, okuru muazzam bir epik coşkuyla kahramanın peşinden sürükleyerek gerçeklerin görülmesini engeller.
Roman sanatının öz ve biçim diyalektiği açısından bakıldığında, Kürt hareketi doğuşundan itibaren biçimini Yaşar Kemal’in o büyüleyici, sözlü gelenekten mülhem epik anlatısından ve Çukurova’nın mistik eşkıya mitolojisinden aldı. Yaşar Kemal’in kurgusunda İnce Memed’in eylemi devrimci bir başkaldırı gibi görünse de derinde; ulaşılamayan dağların, idealize edilmiş mutlak kahramanların ve toplumsal gerçeklikle bağı kopmuş romantik bir fantezinin esiridir. Hareket bu esrik estetiği bir operasyonel zemin olarak benimsedi, yarım asır boyunca kendisini epik bir Yaşar Kemal romanının trajik öznesi olarak kurguladı. Dağların büyüleyici ufkuna bakarak politika üretilemeyeceği, bu edebi uyuşmanın yarattığı körlükle gözden kaçırıldı. Bu romantizmin peşine düşen yığınlar tarlalarda ırgat, şehirlerde sığınmacı kalırken, onlara epik kurgularda sadece kendi trajedilerini alkışlama lüksü sunuldu. Rasyonel ve kurucu bir politika üretmek, bu edebi afyonun yarattığı illüzyonla yarım asır boyunca ıskalandı.
Tam bu edebi ve insani çıkmazın sınırında, Kemal Tahir’in sarsıcı ve sert realizmi sahneye çıkar. Kemal Tahir, roman sanatında biçimi sanatsal hülyalara ya da mistik efsanelere değil; tarihsel vesikalara, çıplak ekonomik ilişkilere ve sosyolojik altyapıya dayandırır. Onun biçim estetiği esrikleştirmez, aksine okuyucuyu soğuk bir duş etkisiyle uyandırır. Kemal Tahir’in romanlarında öz, bireysel ve romantik isyanların beyhudeliği üzerine kuruludur. Ona göre toplumların makus talihi, dağa çıkan romantik esriklerle değil; asırlık bir kurumsal hafızaya sahip olan ‘Kerim Devlet’ aygıtının sürekliliği, rasyonel örgütlenme ve çıplak toplumsal gerçeklerin doğru okunmasıyla değişebilir.
En önemlisi de Kemal Tahir, sadece gerçekliği göstermesi itibarıyla takip edilmesi gereken bir figür değildir. O, Kürt olmanın ve bu meseleye dair konuşmanın büyük belalar getirdiği yıllarda da bu konuda yazmıştır. Bunu ham ideolojik bir bildiri olarak değil edebiyat estetiğinin konusu yaparak ele almıştır. Göl İnsanları kitabındaki Kondurma Siyasetihikâyesiyle devlete sert eleştirilerde bulunmuştur. Sürgün edilen bir Kürt aile üzerinden Kürtlere reva görülenin acımasızlığını, keyfî kararları, çürüyen bürokratik yapıyı ve çaresiz kalmış insanları melankoli yaratmadan işler. Bunu parmak sallayarak ya da öfkeyle bağırarak yapmamış; yaşatılan trajedinin içten içe anlaşılması için mizahı kullanmıştır.
Kondurma Siyaseti bu yönüyle de edebiyatımızda kara mizahın zirveye çıktığı eserlerdendir. Öte yandan meseleye her yönüyle bakmayı sağlayan objektif form yapısıyla da farkını gösterir. Kemal Tahir, tüm eserlerinde insanı mistik bir kahraman olarak değil, tarihsel zorunlulukların ve kurumsal yapıların içinde devinen rasyonel bir aktör olarak kurgular. O, okuyucuya sahte baharlar ya da ulaşılamaz dağ ufukları vadetmez; toprağın, nizamın ve Kerim Devletin sınırlarını çizer. Kemal Tahir’in Kerim Devleti, kutsal devlet değildir; hakikati gören, toplumun bütün unsurlarına karşı adalet ve merhamet yükümlülüğü taşıyan devlettir. Kerimlik, devletin mutlaklığı değil; vicdanıdır. İşte bu vicdan, Kerim sıfatının da gerçek kaynağıdır.
Kürtlerin yarım asırdır hasretini çektiği ama sol romantizmin fetişizmi yüzünden bir türlü kuramadığı “ayakları yere basan siyaset” Kemal Tahir gerçekliğinim tam kendisidir. Öcalan’ın örgütün kendini feshetmesi yönünde yaptığı açıklamayla Kürtler, Yaşar Kemal’in esrik romantizminden sıyrılıp Kemal Tahir gerçekliğine adım attı. Romantik kurgulardan onun işaret ettiği bu somut zemine tamamen yerleşildiğinde hem Türkler hem de Kürtler için rasyonel ve kalıcı bir barışın kapısı aralanacaktır. Aralanan kapıdan, Cumhurbaşkanı aracılığıyla geçmişte yaptığı yanlışlar için özür dileyen, yarım asırlık trajediyi kendi resmî kurgusunda izlemeyi artık bırakan devlet görülür. Kemal Tahir’in vadettiği “Kerim” sıfatını yeniden takınıp asırlık kurumsal hafızasına geri dönen Kerim Devlet’in dudaklarından, İzzet Yaşar’ın dizeleri dökülür:
KENAR SÜSLERİ“Bu tarihi kim yazdı yavrum Kim çizdi ak kâğıtlaraAsya’nın kirli yüzünüAvrupa’nın sabunlu elleriniSen bu sıralarda dirsek çürüttün de öğrendinKanuni sultan Süleyman hafta sonlarınıHangi kıtada geçirdiğiniBu çiçekleri sen boyadın yavrumKırmızı çizginin solunaSen yazdın bu ılıkTuzlu yazıyıSen halis devlet sütüyle büyüdün yavrumKavimler kapısında biten otuzbirotlarıSenin kanınla sulandıAnnem seni yetiştirdiBu sınıfa yolladıGördünKaleminin ucunda yemyeşil akan ırmaklarınSınır boylarında nasıl kızardığınıSenin küçük ellerinBunları da yazdı yavrumKırmızı çizginin solunaOlduğu gibiNe eksik ne fazlaYolculuğunDaha sürecek yavrumRengârenk bir damarın kopuşu gibiAlacakaranlığın içindenUygun adım ölümlereŞehrin sütbeyaz meydanlarındaBir gün gelecekSenin küçük ellerinleKırmızı çizginin soluna yazdıklarınHep birlikte okunacakYüksek sesle ağlanacakBu son olacakArtık kan akmayacak”
Yaşar Kemal’in esrik romantizminden Kemal Tahir gerçekliğine Kürtler yazısı ilk önce Serbestiyet adresinde yayınlanmıştır.