Demokrasi artık güçsüzlükmüş.
Yeni savaş düzeninde demokrasi ve halk
savaş alanının toplumsal-siyasal alanı da kapsadığı yeni düzende, demokrasinin ve halkın siyasete etkisi güç değil, zayıflık olarak görülüyor.
bu savaş alanı aynı zamanda toplumsal-siyasal alanı da içine alıyor. tam da bu sebeple demokrasi ve halkın siyasete etkisi bir güç değil, aksine bir güçsüzlük alameti olarak görülüyor.
NATO Zirvesi’nde Genel Sekreter Mark Rutte bir soruya, “demokrasi seçimlerden daha fazlasıdır. Seçimler tabi ki önemlidir ancak demokrasi aynı zamanda özgür basın demektir” yanıtı verdi.
Rutte’nin bu yanıtı bir demokrasi tartışması için de kapı araladı. Aslında seçim sonuçlarının fiilen ortadan kaldırıldığı bir rejim hakkında konuştuğunu kuşkusuz biliyor Rutte, bu sözlerinin retorikten başka bir anlama gelmeyeceğini de. Asıl üzerinde durulması gereken zaten bu yanıt değil, M. Rutte’ye, yönetilen soru şöyle, “sizce Ankara liberal demokrasilerin zirvesini yapmak için hala uygun bir yer mi?”
Bu soru, NATO bileşeni ABD ve Batılı ülkeleri “liberal demokrasi” olarak tanımlamaya devam ederken, Ankara’nın bununla mesafeli olduğunu dile getiriyor. Muhalefet hareketlerinin de aslında son yıllardaki büyük yanılgısı tam da burada. Bu yanılgı liberal demokrasinin varlığına ya da ihtimaline ilişkin.
Oysa bugün ne liberal demokrasinin varlığından ne de onun ihtimalinden söz edilebilir. Bu liberal demokrasi efsanesi hatırlandığı üzere reel sosyalizmin yenilgisi ile başlayan küreselleşme çağının bir parçası olarak gündeme sokulmuştu. Eski otoriter dünyanın son parçasının da ortadan kalkmasının ardından, artık kapitalizmin bir demokratik form olarak -her türlü baskıcı-otoriter rejimleri de yerinden ederek- yaygınlaşacağı çokça dile getirilen bir iddiaydı.
Bu demokrasi ve refahın küreselleşmesi iddiası üzerine kurulu yeni dünya düzeni, halkların üzerine yıkılan büyük krizlerle birlikte artık geride kaldı. Enkazından geriye demokrasinin kırıntısının dahi ortadan kaldırıldığı yeni faşist rejimler, kimlikler üzerinden yükseltilen çatışmalar içinde büyütülen yeni ırkçı çatışma zeminleri, derin bir eşitsizlik ve yoksulluktan başka bir şey kalmadı.
Kapitalizmin derin krizi kendisini eşitsizlik içindeki toplumların egemen sınıfların kontrol edemediği bir itirazla gösteriyor. Öte yandan da emperyalist kapitalist sistem, ekonomik-ticari ve askeri alandaki rekabet etrafında parçalanıyor. Bunun karşısında ABD ve emperyalistlerin belirginleşen politikası ise NATO 3.0 ile de kendini ortaya koyan yeni bir savaş konsepti.
Yeni yönelim, Çin’i merkeze alan bir tür üçüncü dünya savaşı olarak hatlarını oluşturmakla birlikte, yalnızca bununla sınırlı değil. Siber uzaydan ticari geçiş hatlarına kadar geniş bir zemin askeri savaş alanı olarak tanımlanıyor. Bu savaş alanı aynı zamanda toplumsal-siyasal alanı da içine alıyor. Tam da bu sebeple demokrasi ve halkın siyasete etkisi bir güç değil, aksine bir güçsüzlük alameti olarak görülüyor. Yeni faşist hareketlerin ve her yerde giderek otoriterleşen iktidarların her birinin güçlü liderlikler etrafına kurulduğu oranda, demokratik kurumları, yasa ve anayasaları aşındırarak siyaseti tam anlamıyla savaş konseptinin bir uzantısı kılmaya çalıştıklarını gözlemliyoruz. Neofaşist yükselişi emperyalist-kapitalist sistemin bu yöneliminden, bu anlamda NATO 3.0 ile ifade edilen bu eksenden bağımsız ele almak mümkün değil.
Türkiye söz konusu olduğunda, AB tartışmaları başta olmak üzere pek çok zaman demokrasiyi Batı ile ilişki ekseninde ele alan görüşler biliniyor. Benzer bir durumu NATO Zirvesinde de de gördük. Türkiye’nin NATO’nun ve Batı’dan uzaklaşmasının demokrasiden daha da uzaklaşması anlamına geleceği, dolayısıyla solun NATO karşıtlığının bir tür demokrasi karşıtlığı anlamına geldiğini ifade edenler de oldu.
Bu görüşlerin hiçbir gerçek yanının olmadığını ülkenin karanlık ve kanlı tarihinde, ABD ve NATO’nun rolüne bakılarak da görülebilir. 12 Eylül’le somutlanan doğrudan kanlı müdahalelerin yanı sıra konjonktürel kimi karşıtlıklar bir yana bırakılırsa AKP’nin iktidara gelmesinden Türkiye’nin adım adım İslamcı bir faşizme sürüklendiği çeyrek yüz yıldır olup biten de bunu kanıtlar nitelikte.
Bugün de Türkiye, Avrupa için Orta Doğu ile arasında bir tampon bölge olarak konumlandırılıyor. Batıyı asıl ilgilendiren Türkiye’de demokrasinin var olup olmaması değil göçmenler için bir tampon ülke olarak var olması. NATO 3.0 Konsepti içinde de Türkiye hem yeni üslerle bir ileri karakol hem de Avrupa’nın yeni güvenlik yöneliminde, bir ordu ve üretim merkezi olarak işlevlendirilmek isteniyor.
Dolayısıyla siyasal İslamcı iktidar ve onun şimdi seçimsiz ve muhalefetsiz bir gerici rejim yönelimi ile ABD ve NATO arasında bir çelişkiden çok tam bir uyum var. Liberal demokrasi ihtimali ve bunun Batı merkezli dışarıdan ihracı üzerine kurulu her tür muhalif strateji dün olduğu üzere bugün de yenilmeye mahkum. Böyle bir savaş konsepti içinde demokrasiye yer olmadığı gibi, barış ve özgürlüğü de yer açılmayacağı da açık olmalıdır.
Dahası, gelinen noktada batıda da söylem bazında dahi liberal demokrasilerden bahsedebilme imkanının zorlaştığını da görüyoruz. ABD’den Fransa’ya, İtalya’ya yalnızca neofaşist akımların iktidar yürüyüşünde değil, merkez partilerin emperyal ve neoliberal çıkarlar yönünde yürütmedeki otoritelerini dayattığı örnekler artmaya devam ediyor.
Bu bütünlüklü savaş konseptinin dayattığı faşizm yönelimini alt üst edebilecek olan da bu sistemin rejimlerine karşı direnen herkesin, örgütlü örgütsüz muhalefet güçlerinin, kendi kaderine sahip çıkacak bir güç yaratabilmesidir ancak. Aslında artık muhalefet de direniş de egemen siyaset alanında, onun eski kurum ve yapılarının içinde değil tümüyle toplumsal alandaki mücadelelerle kurulabilecek yeni ve hayatın içinde yaşayan bir eksende verilebilecek.