Afrika'nın tarihi yeniden yazılmış.
Zeynep Cur yazdı: Afrika’nın Görünmeyen Hafızası
tarihin merkezini yeniden düşünmek: afrika’nın görünmeyen hafızası zeynep cur dünya tarihi uzun süre tek bir coğrafyanın kaleminden yazıldı. bu tarihin merkezinde avrupa vardı; diğer kıtalar ise çoğu zaman ancak avrupa’nın onlarla karşılaştığı ölçüde görünür olabiliyordu. yüzyıllar boyunca “keşfedilen”, “medenileştirilen”, “sömürülen” ya da “yardıma muhtaç” bir coğrafya olarak tasvir edilen afrika kıtası, kendi tarihinin öznesi […].
tarihin merkezini yeniden düşünmek: afrika’nın görünmeyen hafızası zeynep cur dünya tarihi uzun süre tek bir coğrafyanın kaleminden yazıldı. bu tarihin merkezinde avrupa vardı; diğer kıtalar ise çoğu zaman ancak avrupa’nın onlarla karşılaştığı ölçüde görünür olabiliyordu. yüzyıllar boyunca “keşfedilen”, “medenileştirilen”, “sömürülen” ya da “yardıma muhtaç” bir coğrafya olarak tasvir edilen afrika kıtası, kendi tarihinin öznesi […].
Tarihin Merkezini Yeniden Düşünmek: Afrika’nın Görünmeyen Hafızası
Dünya tarihi uzun süre tek bir coğrafyanın kaleminden yazıldı. Bu tarihin merkezinde Avrupa vardı; diğer kıtalar ise çoğu zaman ancak Avrupa’nın onlarla karşılaştığı ölçüde görünür olabiliyordu. Yüzyıllar boyunca “keşfedilen”, “medenileştirilen”, “sömürülen” ya da “yardıma muhtaç” bir coğrafya olarak tasvir edilen Afrika kıtası, kendi tarihinin öznesi olmaktan çıkarılarak başkalarının hikâyesinde edilgen bir figüre dönüştürüldü. İskoç tarihçi Gordon Kerr, Kısa Afrika Tarihi adlı çalışmasında tam da bu köklü anlatı geleneğine karşı duran bir tarih okuması öneriyor. Kitabın temel iddiası, Afrika’nın tarihinin sömürgecilikle başlamadığı; aksine insanlık tarihinin en eski, en zengin ve en dönüştürücü anlatılarından birini barındırdığı. Bu iddia bugün kulağa sıradan gelebilir. Oysa dünya tarih yazımının uzun serüveni düşünüldüğünde, hâlâ güçlü bir entelektüel müdahale niteliği taşımakta. Altını defaatle çizmek lazım ki Afrika üzerine yazılmış pek çok popüler tarih kitabı, kıtayı ya egzotik bir dekor ya da sömürgecilik tarihinin pasif zemini olarak ele alır. Kerr’in çalışması ise bu kolaycılıktan büyük ölçüde uzak duruyor. Yazar, anlatısını Avrupa gemilerinin Afrika kıyılarına ulaşmasıyla değil, insanlığın ortak başlangıcına uzanan çok daha derin bir geçmişle kuruyor. Böylece okuyucu daha ilk sayfalardan itibaren Afrika’nın yalnızca bir kıta değil, aynı zamanda insanlığın biyolojik, kültürel ve siyasal hafızasının en eski katmanlarından biri olduğunu fark ediyor. Bu tercih, kitabın tarihsel perspektifini belirleyen en önemli özellik. Çünkü Kerr, Afrika’yı dünya tarihinin kenarında değil, merkezinde konumlandırmayı başarıyor. Kitabın güçlü yanlarından biri, kıtanın olağanüstü çeşitliliğini sürekli görünür kılması. Bugün elliden fazla bağımsız devlete, binlerce etnik topluluğa ve iki binden fazla dile ev sahipliği yapan Afrika, çoğu zaman tekil bir bütünmüş gibi algılanır. Oysa Kerr, bu homojenleştirici bakışın ne kadar yanıltıcı olduğunu gösterir. Antik Mısır’dan Nubya’ya,
Her ne kadar eser akademik tartışmaların ayrıntılarına girmese de anlatının genel yönelimi Avrupa merkezci tarih anlayışını sorgulayan çağdaş yaklaşımlarla uyum içinde. Kitap boyunca hissedilen temel düşünce şu: Afrika’nın tarihi, Avrupa’nın Afrika’daki faaliyetlerinden ibaret değil. Avrupa’nın tarihi de Afrika olmadan anlaşılamaz. Köle ticareti, sanayi kapitalizminin yükselişi, Atlantik ekonomisinin oluşumu ve modern emperyalizmin gelişimi, Afrika’nın dünya tarihindeki belirleyici rolünü açıkça ortaya koymaktadır. Ayrıca, Afrika tarihi gibi politik gerilimlerin yoğun olduğu bir alanda yazmak, kolaylıkla ideolojik söylemlere savrulmayı beraberinde getirebilir. Ancak yazar, ne romantik bir Afrika nostaljisine kapılmış ne de sömürgeciliğin yarattığı yıkımı hafifleştiren revizyonist bir tutum benimsemiş. Tam tersine, kıtanın iç dinamiklerini de görünür kılmaya gayret etmiş. Krallıklar arasındaki savaşlar, köle ticaretine yerel yönetimlerin katılımı, etnik rekabetler ve siyasal parçalanmalar da anlatının önemli parçaları olarak ele alınmış. Bununla birlikte eserin bazı sınırlılıkları da göz ardı edilmemeli. Gordon Kerr’in çalışması, öncelikle genel okura hitap eden bir giriş kitabı. Bu nedenle kıtanın binlerce yıllık tarihini görece sınırlı bir hacimde anlatma zorunluluğu, zaman zaman önemli tarihsel süreçlerin yüzeysel geçilmesine neden olmuş. Özellikle Afrika düşünce tarihi, sözlü kültür gelenekleri, yerli bilgi sistemleri ve entelektüel üretim, siyasal tarihe kıyasla daha geri planda kalmış. Aynı şekilde bağımsızlık sonrası Afrika’nın ekonomik dönüşümleri, askerî darbeleri, ulus-devlet inşası ve küreselleşme karşısındaki yeni konumu da daha derinlikli tartışılabilecek başlıklar arasında, diyebiliriz. Ancak bunlar, kitabın kapsamından çok türüyle ilgili tercihler. Kerr, ayrıntılı akademik monografi yazmaktan ziyade geniş bir tarihsel çerçeve kurmayı hedeflemiş. Sonuç olarak Gordon Kerr’in Kısa Afrika Tarihi adlı eseri, akademik ayrıntılardan çok büyük tarihsel resmi g